30 Aralık 2009 Çarşamba

Büyük beklentiler



"Futbol 90 dakika oynanan ve sonunda Almanların kazandığı bir oyundur..."

İngiltere’nin efsane golcüsü Garry Lineker’in bu sözünü futbolla yakınan ilgilenenler mutlaka duymuşlardır.
Devreyi Fenerbahçe’nin önde bitirmesinden ilham aldım, Turkcell Süper Lig’e ve üç büyüklerin genel görünümüne baktığım zaman, bu söz aklıma geldi.

Biraz açalım..

Avrupa futbolunun fenomenlerinden biri, 70’li yıllarda zirve yapmış olan, hala da etkisini hissettiren Almanya - Hollanda rekabetidir.

Almanların fizik mücadeleyi, kondüsyon üstünlüğünü ön planda tutan, pres sonucu rakipten kapılan toplarla kolayca gol bulan, duran topların önem kazandığı futbol anlayışının karşısında, sahanın her yerinde topa sahip olmayı şiar edinen, ezberlenmiş hücüm organizasyonlarıyla ( Johan Cruyff’un ünlü sözünü hatırlıyalım: “En iyi gol, boş kaleye atılan goldür) gol arayan anlayış, yani Hollanda’nın “Total futbolu”

Ersun Yanal’ın sahneden çekilmesi ile bu sezon “total futbol” oynamaya çalışan tek iddialı ekip Frank Rijkaard’ın Galatasaray’ı olarak gözüküyor.

“Alman futbolu” olarak tasvir ettiğim oyun anlayışının etkisinde kalan takımlar ise Fenerbahçe, Beşiktaş, Bursaspor ve Kayserispor olarak göze çarpıyor.

Bu noktada şampiyonluk yolunda favori gördüğüm Galatasaray ve Fenerbahçe’yi karşılaştırmak isterim. Bu takımları favori görmemin iki sebebi var:

1- Kadro üstünlükleri

Özellikle fiziğe dayalı futbol oynayan takımlarda yoktan pozisyon var edecek, skora katkısı yüksek yaratıcı oyuncuların önemi çok artıyor, bu noktada da Alex rakipsiz. Mustafa Denizli boşuna 10,5 numara diye sayıklamadı sezon öncesi, Yusuf çözümünün geçen seneye özel geçici bir durum olduğunu biliyordu. Fenerbahçe işte bu sebeble diğer üç rakibine göre önde, Galatasaray kadrosunda da marka isimler var..

2- İki takımın sezon başında yaptıkları muhteşem seriden sonra yaşadıkları puan kayıplarının, sezonu erken açmaya dayalı fiziksel çöküşten kaynaklanması.

Galatasaray ve Fenerbahçe devrenin sonuna doğru bir toparlanma yaşadılar ve ilk iki sırada bitirmeyi başardılar ligi.

Avrupa Ligi’nde zirveye oynamadıkları, maç yoğunlukları çok artmadığı sürece bir daha böylesi bir çöküş yaşayıp, şampiyonluk mücadelesinde aralarına Beşiktaş, Bursaspor ve Kayserispor’u alacaklarını sanmıyorum.

İlk iki sırayı kimin alacağını tahmin ettim ancak bu sıralamanın nasıl olacağı yönünde bir tahminde bulunmayacağım..

Gördüğüm artı ve eksileri yazayım, sonucun nasıl olacağına siz karar verin:

1) Defans ve defansif orta saha mevkilerinde Fenerbahçe, hücum gücü olarak da Galatasaray çok üstün. Galatasaray akıl almaz defans hatalarıyla gol yiyor, Fenerbahçe de Alex’in kötü oynadığı maçlarda gol bulmakta çok zorlanıyor.

2) Fikstür avantajı Fenerbahçe’de. Galatasaray’a göre daha zorlu deplasmanları atlatmasına karşın, bir puan da öndeler. Galatasaray evinde aldığı üç beraberliği arayabilir. Derbinin Ali Sami Yen’de olduğunu da not düşelim.

Öte yandan iki senedir fikstür avantajı da önemini kaybetti, takımlar kolay farz edilen maçlarda puan kayıpları yaşıyorlar.

3) Bu sezon içerisinde meyvelerini alabilir mi bilemiyorum.. Sabır gösterildiği takdirde Frank Rijkaard’ın Galatasarayı, Daum’un Fenerbahçesi’ne göre gelişime daha açık.

Christoph Daum gerçekçi, Türkiye Ligi’nde yönettiği takımı her zaman kafaya oynatacak bir hocadır. Öte yandan, kariyerini analiz edince unutmamamız gereken birşey daha var :

Üç sezon boyunca inşa ettiği, Rıdvan Dilmen’in her zaman iç geçirerek andığı Aureliolu, Anelkalı, Tuncaylı kadroya oynattığı futbol da çok matah değildi, kayda değer bir Avrupa başarısı da olmadı.

Frank Rijkaard’ın üç sezon sonra oynatacağı futbolu öngörebilir miyiz peki?

Galatasaraylıları heveslendirmemek için bu konuda birşey yazmıyorum, Nietzsche’nin dediği gibi “umut kötülüklerin en kötüsüdür”.

Herkese sağlıklı, mutlu, güzel futbol seyredebileceği seneler dilerim...
Share/Save/Bookmark

29 Aralık 2009 Salı

Haftanın sözü



"Yazı mı tura mı?"

Hangisinin gelmesini istediğini gerçekten bilmek istiyorsan, para havadayken karar ver..
Share/Save/Bookmark

24 Aralık 2009 Perşembe

Dikkat! Oynamaya başladılar..



Son bir haftada ülkede yaşananlar çok ilginç.

Kebap siparişi getiren motorsikletçi gibi elinde adres pusulasıyla gezen suikastçı(!) Albaylar.

Kendisine suikast hazırlığı ile suçlanan yarbayın cenazesine katılan Oramiral..

Ard arda intihar eden askerler, iki ateş arasında kalan Emniyet Müdürleri..

Hasiktir çeken Belediye Başkanları..

Meşhur fıkrada dendiği gibi (bilmeyenler için fıkra aşağıda)halk oynamaya başladı Sayın Başbakan, aman dikkat!

Padişahlardan biri, yeni vergiler koyduğunda ya da mevcut vergileri artırdığında, sadrazama;

- Git bakalım, halkın arasında bir dolaş. Vergilere alışmışlar mı?

dermiş. Sadrazam da, halkın arasında dolaştıktan sona padişaha;

- Padişahım, halkın suratı biraz asık, canı da sıkılmış durumda ama işlerine devam ediyorlar...

Dediğinde padişah da şu şekilde yorum yaparmış.

- Tamam, demek ki sorun yok. Alışırlar alışırlar...

Bir süre sonra yine vergiler artırıldığında, padişahın talimatı üzerine sadrazam halkın arasında dolaşır ve izlenimlerini aktarırmış;

- Padişahım, bu kez suratları çok asık. Merhaba desen, yüzüne dik dik bakıyorlar. Sonraki her an kavga edecek gibiler. Suratlarından düşen bin parça. Galiba bu kez vergileri çok artırdık.

- Yok yok. Merak etme sen. Önemli bir şey gözükmüyor. Alışırlar, alışırlar...

Bu böyle devam etmiş gitmiş.

Günlerden bir gün, yine yeni vergiler getirildiğinde, sadrazam halkın arasına karışmış, dolaşıp geldiğinde şaşkın bir vaziyetteymiş.

- Padişahım hiç sormayın. Bu kez kafam karmakarışık. Çünkü hiçbir şey anlamadım. Herkes çok neşeli, gülüyor hatta sokaklarda dans ediyorlar, oynuyorlar...

‘‘Aman'' demiş padişah.

- Eğer halk dansetmeye ve oynamaya başladıysa, demek ki durum çok kötü . Hiçbir şeyi umursamıyorlar demektir. Galiba vergileri çok artırdık. Hemen vergileri indirelim. Yoksa perişan oluruz...

Share/Save/Bookmark

18 Aralık 2009 Cuma

Haftanın sözü



Eğer hep doğruyu konuşursanız, hiçbir şeyi hatırlamak zorunda kalmazsınız.

Mark Twain
Share/Save/Bookmark

14 Aralık 2009 Pazartesi

Tak etti canıma bu maskeli balo



DTP'nin kapatılmasının, barış süreci önünde büyük bir engel olacağı konuşuluyor.

Hiç aynı fikirde değilim, aksine "kartların açık oynanması" adına büyük bir fırsat
olduğunu düşünüyorum DTP'nin kapatılmasının..

Resme şöyle bir bakalım..

Aktörler :

1) 25 yıldır faal, onbinlerce ölme sebebiyet vermiş bir terör örgütü ve onun tutuklu lideri.

2) Bölge halkının sesi konumunda, Meclis'te temsil edilen bir parti.
Siyasetin doğası gereği seçmenlerinin hassasiyetlerini gözetmek durumdalar.
Seçmen kitlesinin önemli bir bölümünü de terör örgütü liderini "önder" olarak bellemiş.
"Kürt" olduğunu ona terör örgütünün hatırlattığına inandırılmış.

O yüzden de parti, terör örgütünden kendini soyutlayamıyor, liderin sözünden de çıkılamıyor. En basit örnek olarak, terör örgütünün kayıplarının cenaze işlerine bu partinin belediyeleri bakıyor.

3) Terör örgütüyle savaşan ordu. Haklı veya haksız buna girmeyeceğim; ordunun bir takım üst düzey mensupları, "darbe teşebbüsünü planlamak" iddiası ile tutuklu durumdalar.

4) Kamuoyu. Ülkenin başına gelen kötülüklerin en büyük müsebbibinin terör örgütü olduğuna inanıyor.
Vergilerinin bölgeye yatırım olarak kullanılmasına, Batı'dan toplanan paranın Doğu'ya aktarılmasına ses çıkarmıyor ancak terör örgütünü açıkça destekleyenlerin devlet kaynaklarını kullanması ağırına gidiyor. ( bkz yukarıda bahsedilen belediyeler veya Emina Ayna'nın kırmızı plakalı Meclis arabası ile dolaşması)

Aktörler ve maskeli balo :


Hükümet:

Kamuoyunu kızdırmadan örgütü aradan çıkartmak için "açılım" yapıyor gibi gözüküyor. Terör örgütü lideri "yol haritası" açıklayacak diye ondan önce davranmak için panikle hareket edecek kadar hazırlıksız yakalanmış bu soruna.

Demokratik Toplum Partisi:

Tokmak örgüt liderinin elinde, davul ise partinin sırtında. Hem Türkiye Cumhuriyeti milletvekili olup, hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin açıkça savaş halinde olduğu bir oluşumun sözcülüğünü yapmak durumunda kalıyor DTP. Siyaset yapar gibi görünüyor.

Ordu :

Herşey kontrol altındaymış, "azim ve kararlılık" konusunda eksiklik yokmuş gibi gözüküyor. Oysa kurum içerisinde sıkıntı büyük, hem içten-dıştan gelen baskılar, hem de 25 yıldır savaşmasına karşın nihai sonuç alamanının yorgunluğu yaşanıyor.. Muvazzaf subaylar, dağdan inen terör örgütü mensubu kadar saygı görmüyor "liberal çevreler" de.

Örgüt Lideri :

Asıl kaygısı kendi yaşam koşulları ve elbet birgün özgür kalma umudu değilmiş, halk önderiymiş gibi gözüküyor.

Peki bu maskeli balonun ev sahibi kim ? Kuzey Irak'ın güvenliğini Türkiye'ye bırakıp kaçmak isteyenler..

Bu noktada,toplumsal tabanı olduğu için silah zoruyla tamamen yok edilemeyen terör örgütü ile pazarlık etmenin, liderine taviz vermenin isminin "demokratikleşme" olduğunun iddia edilmesi tüm bu maskeli baloyu iyice şenlikli hale getiriyordu.

En zor durumda kalan da "siyaset" yapıyormuş gibi görünüp, öte yandan alttan gelen baskının nabzına göre şerbet vermek zorunda olan Demokratik Toplum Partisi oluyordu.

Şimdi söz konusu parti de "demokratikleşme" iddiası da kapatma kararı ile aradan çıktı.

Kartları açık oynamanın her zaman çözüme daha çok faydası olduğuna inanmışımdır.

Hayırlısı olmuştur..
Share/Save/Bookmark

8 Aralık 2009 Salı

Türkiye vasatlar ülkesidir yeğen



Ligde alınan kötü sonuçlar sonrası Frank Rijkaard futbol kamuoyumuzun kurban etmeye çalıştığı en önemli değer haline geldi.

Hemen her teknik direktörün maruz kaldığı gibi, “sağda bu oynar mı, oyundan şu çıkar mı, çift önlibero, tek forvet” klişeleri ile eleştiriliyor.

Bayanlar, Baylar!
Sayı ile kendinize gelin..

Blog okuyanların çok iyi tanıyacağı borges ile pişti olmamak adına kendisinin bugünkü yazısından alıntılıyorum Frank Rijkaard’ın kariyerini:

“Rijkaard'in ilk sezonunda Galatasaray takimi ile yaptigi 15 mac sonucundaki puan tablosu şu şekildedir:

4. Galatasaray 15 - 9 - 3 - 3 - 30

Barcelona ile ilk sezonunda on üçüncü durumda iken on beş maç sonucunda oluşan puan durumu da bu şekildedir:

13. FC Barcelona 15 - 5 - 5 - 5 - 19 - 20 - (-1) - 20

Rijkaard, Barcelona'ya geldiğinde kulüp bazında çalıştırdığı tek kulüp olan Sparta'yı kulüp tarihinde ilk olmak üzere küme düşürmesi etiketini taşıyordu, o muhteşem Hollanda milli takımıyla yaşadığı 2000 performansı dışında..

Ne ilginçtir ki ikinci kulup takımı kariyerine de yukarıdaki istatistikler ısığında devam etmiş ve kulüp tarihinde ilk defa küme düşürme potasına sokmuştur. Ve fakat bir devre sonucunda o potadan inanılmaz bir seri yakalayarak Valencia'nın ardından ligi ikinci bitirme başarısını gösterebilmiştir. Barcelona Rijkaard öncesi son şampiyonluğunu 1998/99 yılında Van Gaal yönetiminde kazanmıştı. Rijkaard ile 5 yıl aradan sonra La Liga şampiyonluğunu tekrardan kucaklıyordu ikinci yılında.. Kendisinden önce mükemmel bir kadronun devamı niteliğinde bir başarısı olmadan üzerine bir yıl sonra ikinci kez Barcelona'yı şampiyon yapar iken aynı yıl Şampiyonlar Ligi Kupasını 14 yıl aradan sonra Barcelona'ya kazandırıyordu. Çok değil 3-4 yıl önce Mourinho'yu eleyen, onunla kıyaslanan bu adam bugün futbolu bilip bilmediği konu edilebiliyor. İlginç bir milletiz.

Şimdi futbolu bilmeyen bir adam hem teknik direktör ve aynı zamanda futbolcu olarak futbolun en üst noktası olarak kabul edilen Şampiyonlar Ligi'ni kazanan dünyadaki beş insandan birisidir. Barcelona kulübü yıllar sonra şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu görüyor bu teknik adam yönetimi altında.. Futbolculuğuna girseniz kupa galiplerinden UEFA Kupası'na, İtalya şampiyonluğundan Avrupa Şampiyonluğuna ve hatta Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu üç kez almasına kadar gider ki bitmez bu kupalar lakin sizler de utanmazsınız o çok başka.

Futbolu bilmeyen Rijkaard, Barcelona gibi bir kulübu kendi sistemine göre inşa eder iken kulübün tarihinde bir ilki gerçekleştirip devre sonunda küme düşme potasına sokmasına rağmen bugün uzay futbolunu oynayan takım olarak adlandırılan yapının temellerini atabilmiştir..”


Buna ek olarak ben de birkaç olay hatırlatayım..

2002 yılında Rüştü’yü flaş transfer diye lanse eden, Messi, Iniesta gibi çocuk yaştaki yetenekleri yeşertmeye çalışan Rijkaard’ın Barcelonası’nın karşısında, Real Madrid’in 1. Galacticos dönemi vardı. Zidane, Raul, Figo ve Beckhamlı kadronun bileğini kimseler bükemiyordu..

Barcelona tarihinde Santiago Barnebau stadında Real Madrid’i iki kere üst üste yenen tek hocadır Frank Rijkaard. Hem de o Real Madrid’i..

İkinci galibiyetinden sonra (3-0), Real Madrid tribünleri tarafından alkışlanmıştır
Barcelona. İki takımın aralarındaki rekabeti bilenler, (evet futbol kamuoyumuzun çoğunluğunun bu rekabetin detaylarından da pek haberi yoktur) bu olayın futbol tarihinin mihenk taşlarından biri olduğunu akıllarından çıkarmazlar.

Rijkaard’ın futbolu bilmediğini iddia eden ulemalara sormak isterim.

Gelirken bilmiyor muydunuz, Frank Rijkaard-Johan Neeskens projesinin, en az 2 yıllık bir çalışma sonucu ürün vereceğini?

Zahmet edip Barcelona’nın çıkışını araştırmadınız mı?

İlk geldiğinde neden eleştirmediniz, neden “B Planı yok, bir sistem ezberler sürekli onu uygular” demediniz?

Henüz beş ay geçti, çok iyi hatırlıyorum: Ağzı açık ayran budalası gibi alkışlıyordunuz, Rijkaard’ı getiren Galatasaray yönetimini.

Şimdi ise, iki üç puan kaybı sonrası, hocayı fizik olarak sahada biten oyuncuları çıkardı diye eleştiriyorsunuz...

Bu tip içi boş, desteksiz eleştiriler kıraathanelerde de yapılıyor, kanaat önderlerinin çapı bu kadar olan toplumdan başka ne beklenir ki?

Türk televizyon tarihinde kalite açısından devrim yaratan bir dizi var, ismi Ezel.

Ezel’in Ramiz Dayısı’na sorsaydık Rijkaard’a yapılan eleştirileri şöyle yanıtlardı:

”Türkiye vasatlar ülkesidir yeğen, yılanlar ayağının altını sokmak ister üstte olanın, sırf kendileri gibi sürünsün diye herkes.”

Bizim neyimize Frank Rijkaard?
Share/Save/Bookmark

25 Kasım 2009 Çarşamba

Sil baştan



13. hafta oynanan Süper Lig maçları sonrası, Roma’nın ünlü senatörü Marcus Tullius Cicero’nun şu sözü aklıma takıldı.

”Hayat yokuşunu tırmanırken rastladığınız insanlara iyi davranın; inişte yine onlara rastlayacaksınız..”

Galatasaray ve Fenerbahçe’nin sezon başlangıcında lige koydukları ambargo sona erdi. Beşiktaş başta olmak üzere, Bursaspor ve Kayseri gibi zirve yarışına yepyeni ortaklar var artık..

Galatasaray ve Fenerbahçe’nin sezonu erken açarak elde ettikleri üstün form durumunun, Beşiktaş’ın da kötü başlangıcının abartılı bir ilüzyon olduğunu tahmin edenler için, hiç sürpriz bir durum değil bu yeni puan tablosu.

13. Hafta’da öne çıkanlar ise şunlardı:

1) Galatasaray’ın “savaşan orta saha açılımı” hükümetin açılımından bile çabuk iflas etti.

Son yazımızda endişe ettiğimiz gibi, Galatasaray orta sahasına pres yapıp direnç gösteren bir takımı bu yapısı ile geçemedi. (“30 yıl önceki yazılarına referans veren Çetin Altan havalarında eski yazılarından bahsedip duruyorsun, cin olmadan adam çarpma” dediğinizi duyar gibi oluyorum, kırmayın hevesimi)

Elano beğenilmese de Galatasaray orta sahası geriden top çıkartmak için ona veya Arda’ya mecbur.

“Savaşan orta saha oyuncuları” sorumluluktan kaçıyor, defans oyuncularının ise yetenekleri kısıtlı. Sonuç olarak Galatasaray bu şablonuyla topu kendi sahasında geveleyip duruyor, prese karşı da oyun kurmakta zorlanıyor.

Topu ileriye çabuk aktarabildiği durumlarda ise kötü oynasa da kolayca pozisyon bulma kapasitesine sahip. Bu nedenledir ki Manisa maçının özetlerini seyreden biri Galatasaray bu maçta çok etkili oynadı zannedebilir.

2) Galatasaray, topu rakip alanda tutmak için mücadeleci bir santrafora da ihtiyaç duyuyor bu sistemde. Baros’un yokluğunda Nonda’nın fizik gücü bu misyon için yetersiz kalıyor.

Bu noktada mevcut kadro içerisinde bir çözüm aramak gerekir:

Abdulkadir Keita santrafor olarak denenebilir.
Çok kuvvetli, yüzünü kaleye kolayca dönebilen, seri bir oyuncu Keita. Son vuruşları yetersiz kalacaktır ancak onun yıpratacağı defansı Kewell, Arda, Elano gibi isimlerin çökertmesi zor olmayacaktır.

3) Beşiktaş, Fenerbahçe’yi rahat yendi. Galibiyetin sebeblerinden bahsederken siyah beyazlıların orta sahadaki dirençli ve basan futbolundan, İbrahim Üzülmez’in formundan dem vuruldu.

Bunlara itirazım yok, ancak yine de bana göre maçın kilidi Alex’e uygulanan adam markajı idi.

Modern futbolda adam markajının yeri yok. Markaj uygulayan takımlar, rakibin farklı varyasyonları sonucunda muhakkak pozisyon verirler.
Öte yandan Fenerbahçe’nin hücum gücü Alex’e öylesine bağlı ki, Mustafa Denizli’yi markaj kararından dolayı eleştiremiyorum.

Şimdi de genel bir tespit..

Umarım Beşiktaş camiası ve taraftarı bu maçın skorundan ve şu anki puan tablosundan gerekli dersi çıkarırlar.

Beşiktaş ve Trabzon taraftarları bu ligin genelde Galatasaray ve Fenerbahçe dominasyonunda geçeceğini kabullenmeliler ve ona göre davranmalılar.

Sürekli bir başarı beklentisi ile kendi takımlarına zarar veriyorlar. Yarattıkları stres ortamı yüzünden, Beşiktaş ve Trabzon evlerinde olmadık sonuçlar alıyor.

Ersun Yanal kalsaydı Trabzon şimdi daha kötü durumda mı olurdu?
Sezon başında daha tam hazır olmayan, geçen sezonun iki kupalı takımını protesto eden Beşiktaş seyircisi şimdi şampiyonluk şarkılarına başlarken, birazcık olsun mahçubiyet duymayacak mı?
Share/Save/Bookmark

16 Kasım 2009 Pazartesi

Haftanın sözü



Küçük üzüntüler konuşur, büyük acılar ise dilsizdir.

Lucius Annaeus Seneca

Toprağın bol olsun Antonio De Nigris
Share/Save/Bookmark

11 Kasım 2009 Çarşamba

Savaşan orta saha açılımı



Ekolayda yazılarım devam ediyor

Galatasaray, Fenerbahçe yenilgisi sonrası dört maç üst üste kazandı. Peki bu hızlı toparlanmayı sağlayan formül neydi?

Rijkaard, her kötü sonuçtan sonra olduğu gibi Fenerbahçe maçından sonra da “B Planı olmadığı” “takımın yeteri kadar mücadele etmediği” doğrultusunda eleştirilere maruz kalmasına rağmen, 4-3-3 sisteminden taviz vermedi.

Sistemden taviz verilmemiş olsa da önemli bir değişiklik yaşandı, orta sahadaki üçlünün kurgusunda ve oyuncu yapısında revizyona gidildi.
Fenerbahçe maçına kadar orta saha üçlüsü, iki defansif merkez eleman onların önlerinde ise oyun kurucu pozisyonunda oynayan ofansif bir orta saha oyuncusu şeklinde diziliyordu.

Bu ofansif özellikli oyuncu da Arda veya Elano’dan biri olarak tercih ediliyordu hoca tarafından.

O maçta alınan yenilgiden sonra, bir defansif orta sahanın önünde yine defansif özellikleri ağır basan iki merkez orta saha oyuncusu şeklinde bir dağılımı sahaya sürdü Frank Rijkaard.
Örneğin Mehmet Topal’ın önünde Mustafa Sarp- Barış ikilisi oynadı Dinamo Bükreş karşılaşmasında.

Bu bilginin ışığında Galatasaray’ı krizden çıkaran formülün, savaşan ve defansif bir orta saha üçlüsüne dönüş yapmak olduğu savunuluyor.
Ben ise formülün bu kadar basit olmadığını düşünüyorum.

Madde madde sıralayalım gerekçeleri:

1) Galatasaray’ın kazandığı son dört maç da zayıf rakiplerle idi. Rakiplerin zayıflığının çarpıcı göstergesi ise şu: Galatasaray Buca ve Diyarbakır maçlarında uzun süre 10 kişi oynamasına rağmen, sıkıntı yaşamadı.

Bu dört ekip gibi kendi sahasına gömülmektense orta saha ve defansa yönelik pres uygulayacak olan dirençli takımların baskısından kurtulmak, ancak pas yüzdesi yüksek teknik oyuncular ile mümkün olabilecektir.

2) Galatasaray’ın Fenerbahçe mağlubiyetini orta sahadaki dirençsiz oyunculara bağlamak yanlıştır. O maçı Fenerbahçe takım halinde Galatasaray’dan fazla istedi. Gamsız Colin Kazım Richards, 36 yaşındaki Roberto Carlos çok büyük mücadele örneği gösterirken, Galatasaraylı futbolcular sorumluluktan kaçıyordu. Bu durum teknik-taktik analizlerle açıklanamaz, mental bir problemdir.

3) Galatasaray’ın altın çağları yani 1996-2000 dönemindeki Okan-Suat-Emre üçlüsü gibi bir orta sahaya özlem duymak, Rijkaard'ın oynatmak istediği futbolun gerekleriyle uyum göstermiyor.
O dönemin Galatasaray'ına benzer futbolu Fenerbahçe oynamaya çalışıyor şu an.

Nedir söz konusu futbol anlayışının amentüleri?
Top rakipteyken önde bas ve top kap. Rakip defansı hazırlıksız yakala ve karambolden veya usta ayakların mahareti sayesinde şok gol at. Top kendi takımındayken ise orta sahayı mümkün olduğunca çabuk geç, kısacası santrafora top şişir.

Rijkaard’ın futbol anlayışı işe bambaşka.
Top rakipteyken topun arkasına geçip, defansta pozisyon hatası vermemek.

Top kendi takımındayken kaleciden itibaren ısrarla pas yaparak tüm sahayı katetmek ve nihayetinde ezberlenmiş hücum organizasyonları sonucu goller bulmak.

Bunlar Hollandalı’nın takımlarına aşıladığı temel prensipler...

4) Bu tür bir oyun anlayışında, hem defansta hem de orta sahada, teknik ve pas uzmanı bir oyuncu bulundurmak şarttır. Galatasaray’ın defans bölgesinde bu tip ayağına hakim bir oyuncu sıkıntısı çekiliyor, orta sahaya ise Elano bu amaçla transfer edildi.

Brezilyalı yıldız, eninde sonunda ilk onbirin değişmez adamı haline gelecektir.

Sonuç olarak, Galatasaray’ın problemleri orta sahadan az koşan teknik bir elemanı çıkarıp, yerine mücadeleci bir oyuncu koyarak, sihirli değnek varmışçasına çözülmez.

Neden-sonuç ilişkisini skorlardan bağımsız farklı kriterleri değerlendirerek analiz etmek gerekir.
Neyse ki Galatasaray skor yorumcularına emanet değil, bu analizleri mükemmel bir şekilde yapan bir teknik ekibi var...
Share/Save/Bookmark

10 Kasım 2009 Salı

Kahraman



Tarihe geçecek kadar "büyük" olan her lider gibi, Mustafa Kemal Atatürk'ün trajedisi de anlaşılamamak olmuştur.
Onu takip ettiklerini iddia edenler, Atatürk'ü sıradan bir totaliter rejim diktatörü gibi naklettiler sonraki kuşaklara.
Çatık kaşlı, sıkıcı, "Türk şöförü en asil ruhun insanıdır" "Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını severim" gibi sıradan sözler söyleyen, halktan kopuk bir yarı-Tanrı haline getirdiler Mustafa Kemal'i.

Oysa ki, böylesi bir olağanüstü bir zeka ve mizacın, doğru anlatıldığında kamuoyunu kendine hayran bırakmaması imkansızdır.
Adam, ömrü boyunca iki yüzlülükten, yapmacıklıktan ve halktan kopuk asık yüzlü devlet anlayışından tiksinmiş, bu anlayışa mücadele etmiş ve yaptığı her eylem açık olmuş.
Gel gör ki bir takım kifayetsiz muhterisler, faşist ve antidemokratik yönetim anlayışlarını korumak adına, onun hatırasını suistimal edip durmuşlar.

Bu bir trajedi değilse nedir?

Bir de düşmanları var tabii. Bu kadar yürekli bir adamın, mert düşmanları olması gerekir.
Yaptıklarına karşı çıkanlar, o kadar ikiyüzlü, kaypak ve korkaklar ki ölümünün üzerinden 71 yıl geçmesine karşın ona açıkça meydan okuyamıyorlar.
Saman altından su yürüterek, anısına ve miras bıraktığı akılcı anlayışa zarar vermeye çalışıyorlar.

Mustafa Kemal'in, nasıl bir ADAM olduğunu anlatan yüzlerce hikayeden biri var aşağıda..
Umarım herkes gerçek Atatürk'ü anlamak için en az hamasete, nutuk atmaya ayırdığı kadar zaman ve enerji harcar.

Ruhu şad olsun



"Habeşistan savaşının başlamasından önce, İtalya’nın Rodos’a askeri yığınakta bulundugu günlerdeydi. Bir aksam yine Atatürk 'ün sofrasına çağrılanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular.

-Tevfik Rüştü nerede?
-Ankara Palas'ta, bazı sefirlere bir ziyafet veriyor.
-Biz de oraya gitsek olmaz mi?

Etrafındakiler beyhude Atatürk 'ü buna protokolün müsait olmadığına inandırmaya gayret ediyorlar. Fakat, o'nun kesin karar verdiği bir konudan geriye çevirmek kimsenin haddi değildir.
Otomobiller, Ankara palas'a vardığı zaman Atatürk 'ün otelin merdivenlerini sallana ve yanındakilerin yardımı ile çıktığını görenler hayret ettiler. Çünkü Çankaya’da Atatürk 'ün bir yudum bile içmediğini herkes biliyordu.

Sefire ziyafet verilen salona giren Atatürk, Arnavutluk sefiri, Asaf Bey'in yakınında ve giriş çıkış kapısını iyi görebilecek bir yere oturuyor. O dakikadan itibaren salondan içeri ve dışarı kimsenin geçmesi mümkün değildir.
Şimdi konuşulanları takip edelim:

Atatürk:

- Asaf bey, gazetelerde bir takım resimler görüyorum, Arnavutlukla operet mi oynanıyor? diyor.

Bu sözleriyle o zamanlar yeni Kral olan Zogo'nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlamakta gecikme yen sefir ne söyleyeceğini şaşırıyor. Atatürk devam ediyor:

-Cumhuriyetten ne zarar görüldü ki, Arnavutluk’ta krallık ilan edildi? Hem, takip edilen politika da tehlikelidir. İtalya’nın Arnavutluğu Balkanlar'da bir basamak yapması ihtimalden uzak değildir.

Bunu duyan İtalyan sefiri, mücadeleye kalkınca Mustafa Kemal:

- Haber aldığıma göre, Roma’da bazı öğrenciler sefaretimizin önünde mümayis yapmışlar. Antalya’yı istemişler. Antalya sigara paketimidir ki, sefir cebinden çıkarıp atsın. Antalya buradadır. Buyurun alın!...
Hem benim bir teklifim var. Eğer hakikaten böyle bir şey düşünülüyorsa Mussolini cenaplarına müsaade edelim. Antalya'ya asker çıkarsınlar. Bütün çıkarma tamam olunca savaşırız. Mağlup olan hakkına razı olur.

Sefir atılıyor:

- Ekselans bu bir savaş ilanımıdır?

Atatürk:

- Hayır, diyor. Ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye savaş ilanı ancak Büyük Millet Meclisi dahilindedir. Fakat unutmayınız ki, gerektiği zaman Büyük Meclis Türk milletinin hissiyatına tercüman olmakta gecikmez.

Konuşmasının bu hali olması üzerine, İsmet Paşa’ya telefon edilir ve Ankara Palas'a çağrılır.

Atatürk de bunu haber alınca etrafındakilere:

- Hükümet geliyor, biz gidelim!diyerek Ankara Palas’ı terk eder.

- Çankaya’ya dönüldüğü zaman herkes Atatürk 'ün gayet normal oldugunu hayretler içinde seyrederken Atatürk:

- Artık İtalya ile savaş tehlikesi yok. Rodos'a yapılan yığınak Habeşistan’a dönecektir!
Hakikaten kısa bir süre sonra Habeşistan savaşı başladı.
"

Share/Save/Bookmark

7 Kasım 2009 Cumartesi

Haftanın sözü


Sessiz kalarak aptal sanılmak, konuşup tüm şüpheyi ortadan kaldırmaktan iyidir..

Abraham Lincoln
Share/Save/Bookmark

3 Kasım 2009 Salı

Yaralı Aslan



Spor kamuoyu Ercan Saatçi ve Metin Özülkü’nün Fenerbahçe TV’de yayınlanan bir programın çekimleri esnasında ettiği küfürlerin ayukka çıkması ile çalkalanıyor.

Malum konuşmanın, küfür konusundan müşteki olduğunu iddia eden Aziz Yıldırım yönetimindeki Fenerbahçe TV’de cereyan etmesi, hoş bir “tesadüf” olmuştur.

Ercan Saatçi’nin “özür yazısı” ile Fenerbahçe Spor Kulubü’nün konu ile ilgili basın açıklaması, konunun vahametini geçiştirmeye yönelik eylemler olarak göze çarpıyor.

Günümüz Türkiyesinde başı her sıkışanın, her gündem değiştirmek isteyenin sığındığı tek bir kale var : “Mağduriyet”

Fenerbahçe tarafından resmi sitede dillendirilen iddiaya göre, daha önce Fenerbahçe taraftarının arasına karışarak küfür eden, sahaya yabancı madde atan, Fenerbahçe yönetimini istifaya davet eden (Fenerbahçe yöneticilerinin beyanıdır), Diyarbakırspor taraftarının arasına karışıp Fenerbahçe futbol takımını taşlayan Galatasaray taraftarı (bu da Diyarbakırspor Başkanı’nın beyanıdır), şimdi de espiyonaj yeteneklerini had safhaya ulaştırarak FB TV’ye de sızmıştır ve bu kaydı yayınlatmışlardır.

Eskiler ne güzel söylemiş : ”Zarfa değil mazrufa bak”.

Bu kayıdın nasıl yayıldığının ne önemi var?

Kameralar, kameramanlar, mikrofonlar ve yönetmenin olduğu bir ortamda yapılan bir konuşmanın, “mahremiyet” sınırları dahilinde olduğu iddiası ile tuvalete saklanmış gizli bir kamera varmışçasına mağduriyet çığlıkları atmak da neyin nesi?

Korkarım ki yakın bir gelecekte; Rüştü Rençber’in tesislerde dövülmesi, Feridun Niğdelioğlu, Engin Verel vs. gibi gazetecilerin darp edilme olaylarının Galatasaraylılar tarafından gerçekleştirilmiş olduğu söylenecektir.

Fenerbahçe Spor Kulübü, soğuk savaş döneminin diktatöryalarında görülen böylesi kara propaganda, dezenformasyon, yaşanan her olumsuzluğu “düşman” a bağlamak gibi ilkel davranış biçimlerini uygulamaktan vazgeçmelidir.

Fenerbahçe Kulübü, böylesi ağır bir küfür olayını, kayıtsız ve şartsız lanetlemelidir.

Bu olaya tepki göstermesi gereken bir diğer grup da yazı ahlakına, meslek etiğine sahip yazılı ve görsel medya mensuplarıdır. Türk basının amiral gemisi olan Hürriyet Gazetesi bünyesinde de bu meselesinin büyük rahatsızlık yarattığından şüphem yok.

Bu yaşananların lige de etkisi olacaktır :

Fenerbahçe maçındaki mücadeleden uzak futboluyla Kadıköy deplasman galibiyetine hasret taraftarını küstüren, Baros ve Keita gibi yeri doldurulmaz isimlerini önemli bir süre için kaybeden Galatasaray Futbol Takımı, bu hafta alınan sonuçlardan sonra puan farkının üçe düşmesiyle yaralarını sarmaya başladı.

Bu küfür meselesi de camiada bir birlik duygusu uyandırarak, reaksiyondan kaynaklanan bir sinerji yarattı.
Çok sevdiği “Yaralı Aslan” motivasyonunu yakalamak, Galatasaray için şampiyonluk mücadelesinde önemli bir psikolojik avantaj sağlayacaktır.
Share/Save/Bookmark

21 Ekim 2009 Çarşamba

Maça gideceğinize dağdan inin



Herhangi bir tribün olayına karıştığınız zaman, hatta karışmanıza gerek yok, haksız yere polis tarafından alınsanız bile işlemleriniz sabaha kadar sürer.

Hatta siz suçlu olmayın, herhangi bir konuda şikayetçi olduğunuz zaman ifade vermek için karakolda en az 2-3 saatinizi geçirmek durumundasınız.

Öte yandan, "demokratik açılım" çerçevesinde dağdan inerek Milletvekilleri tarafından coşkuyla karşılanan PKKlıların ifade verme sürecleri ortalama 7 dakika sürmüş.

Velhasılkelam, Pazar günü derbi maça gideceklere tavsiyem şudur :

Herhangi bir şekilde başınız belaya girer de gözaltına alınırsanız, hemen demokratik açılım sürecine dahil olun.

"Uzun zamandır Uludağ'da saklanıyordum, tribün terörünü bitirmek amacıyla yeni indim" diye ifade verin, yarım saatte çıkarsınız..
Share/Save/Bookmark

20 Ekim 2009 Salı

Dalgalandım da duruldum


Öncelikle bir duyuru, futbol yazılarımı bundan sonra ekolay portalında da paylaşacağım. Birinci yazının linki burda

Takımlarımızın form durumları sezon içerisinde değişkenlik gösterse de basınımızın hakkını teslim etmemiz gerekir: Her zaman formdalar...
Çarpıcı manşetler atılıyor, köşe yazarlarının kalemlerinden kan damlıyor, yorumcular ekranlarda esip gürlüyorlar.

Bu sürekli formda kalma durumunun bir de yan etkisi var..

Türk spor basınının arşivlerine şöyle bir göz atacak olursanız, özellikle de büyük takımlarımız hakkında sezon içerisinde yapılan çelişkili yorumlara rastlamanız kaçınılmaz.

Evet, Türk halkı unutkandır..

Tamam, herşeyi abartmayı seven, duygusal, ifratla tefrit arasında ışık hızında seyahat edebilme kapasitesine sahip olan bir toplumuz, ona da kabul..

Yine de birazcık insaf edin sevgili basın mensupları.

Çok değil, 1 ay önce "Dahi" "Türk futbolunun üstüne doğan bir güneş" "Futbol devrimcisi" gibi sıfatlarla selamladığınız teknik adamları, bir iki kötü sonuç sonrası "kompleksli" "inatçı ve futbolu bilmeyen" "korkak" "bilmemne köylüsü, kılığı kıyafeti dökülen şaklaban" ilan etmeden önce, "Yıldızlar Topluluğu" olarak lanse ettiğiniz takımları "Ruhsuzlar Ordusu" olarak yerin dibine batırmadan önce bir soluklanın..

Size kötü bir haberim var:

O dilinizden düşürmediğiniz ve sayfalarca tartıştığınız çift önliberolar, tek forvetler, tabelaya sandığınız kadar etki etmiyor.

Futbolun taktik yanı ve sistemler muhakkak ki önemli, ancak futbolda hatta tüm takım sporlarında, bir gerçeğin önüne geçmek imkansız:

Takımların form durumu, sezon içerisinde birbirini takip eden çan eğrilerini andırır bir şekilde değişkenlik gösterir.

Bu gerçeği kabullenirsek şayet, sezonu 15 Temmuzda açan Galatasaray'ın, Ekim başında Ankara deplasmanında 70. dakikada yürüyecek halinin kalmadığını farkedebiliriz.

Bunu farkedersek ne mi olur?

Kısa süre önce "uzay sistemi" olarak nitelendirdiğimiz Frank Rijkaard'ın 4-3-3'ü için
"B planı yok, haliyle Hikmet Karaman da çözdü sistemi" demeyiz mesela.
Böylece kendimizi rezil etmemiş, okuyucularımıza da saygısızlık yapmamış oluruz.

Aynı şekilde, sezonu Galatasaray'dan iki hafta sonra açmış Fenerbahçe'nin fizik kondüsyon seviyesinin, ne tesadüftür ki Galatasaray'ın tökezlemesinden tam iki hafta sonra düşüşe geçtiğini farkederiz.

Bu durumun, oyunu 70. dakikaya kadar gümbürtüye getirdikten sonra, takımının üstün fizik gücüyle oyundan düşürdüğü rakibini sürklase etmesine yönelik bir oyun planı olan Christoph Daum için ne kadar büyük bir sıkıntı olduğunu kabul ederek, oyuncu değişikliklerini eleştirmekten daha derin yorumlar yapabiliriz.

Takımların sezon boyunca fizik gücü seviyelerindeki değişiklikler ve bu değişikliklerin basındaki sansasyonel yansımalarını araştıracak bir bilimsel çalışmanın çok ses getireceğine inanıyorum..
Share/Save/Bookmark

16 Ekim 2009 Cuma

One minute



Türk Dış Politikası'nda İsrail karşıtı hamlelerin artmasının, "Son Osmanlı Tayyip Erdoğan'ın ayranı kabardı" sığlığında değerlendirilmemesi gerektiğini, Obama yönetiminin taşeronluğunu yaptığımızı düşündüğümü, beş ay önce yazmıştım.

Beş aydan beri söz konusu politika radikalleşerek devam ediyor.
Suriye ile ilişkiler tatbikattan sonra neredeyse entegrasyon anlaşması imzalayacak duruma gelmişken, İsrail Konya'daki uluslararasi tatbikattan çıkarıldı.

Doğrudur, yanlıştır bunu tartışmayacağım, tutarlı olmak kaydıyla hükümetlerin istedikleri dış politikayı gütme hakları vardır, sonuçları da zaman gösterir.

Ancak öyle bir iş yapıldı ki, "one minute" demek durumundayım.

Devlet televizyonunda İsrail karşıtı propaganda dizisi yayınlamak ne demektir Allah aşkına?


İsrail, Yahudi lobisinin himayesi altında bir devlet iken, beyazperde, beyazcam gibi tüm görsel medya da bu lobi tarafından domine edilirken; televizyon dizisi yoluyla İsrail karşıtı propaganda yapmak, Mike Tyson'a yumruk atıp kavga başlatmak kadar haddini bilmez, şuursuz bir eylemdir.

Kıytırık TRT dizisi ile İsrail'e çatmaya kalkarsan, daha ne olduğunu anlamadan Holywood'dan Avrupa sinemasına, uluslararası ağırlığı olan Amerikan dizilerinden yazılı medyaya öyle bir hücüm başlar ki üzerine, "Midnight Express" filmine rahmet okuyup, Oliver Stone'a Antalya Film festivalinde mansiyon ödülü verecek noktaya gelirsin.

Sonra ne mi olur?

Ne olacak, kendi düşen ağlamaz..
Share/Save/Bookmark

8 Ekim 2009 Perşembe

Dertlerin kalkınca şaha



28 Nisan 1960'da Beyazıt'taki İstanbul Üniversitesi kampüsünde öğrencilerin DP iktidarı aleyhine düzenlediği gösteri sonrası çıkan olaylarda can kayıpları yaşanmış, Çetin Altan da ertesi günkü köşesini koca puntolarla "Bugün içimden yazı yazmak gelmiyor" yazarak boş bırakmıştı.

Benim de bir süredir

- Yazılarımızı yazdığımız blogspot sayfasında yaşanan teknik problemin 1 haftada çözülemediği (bilgi çağında skandal bir süredir) ;

- Normalde yasak olan web sitelerine, IMF toplantısında kullanılan bilgisayarlarda ulaşımın serbest olduğu ( köhnemiş dünyaya karşı rezil olmayalım da içeride ne olursa olsun zihniyeti ) ;

- Ankaragücü- Galatasaray maçında belediye başkan destekli tribünlerin, misafir seyircilerin üstüne koca koca taşlar fırlattığı ;

- Bu taşların atılmasından sonra çıkan olaylarda polisle taraftarın çatıştığı, polisle çatışanların daha fazla başa bela olmaması amacıyla kapıların açılmasıyla otobüse binip İstanbul'a gitmesinden sonra; kalan 100-150 civarı kişi hakkında amirlerin "herkes tek tek çıkacak siz de size saldıranları ayıklayacaksınız" dediği ;

- Toplama kampına adam seçen SS subayı tavırlarındaki polisin insanlara "Nasılsın?", "Neden titriyorsun?" gibi sorular sorduğu ve keyfe keder 15-20 kişiyi göz altına aldığı ;

- Evrensel düzeyde saygı duyulan bir futbol adamına, bir hafta dediği öbür hafta dediğini tutmayan ulemaların saçma sapan eleştiriler yönelttiği, daha da acısı kitlelerin bu zırvalardan etkilendiği ;

bir ülkede içimden yazı yazmak gelmiyor.

Verdiğim geçici rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.
Share/Save/Bookmark

28 Eylül 2009 Pazartesi

Ne bu şiddet bu celal?



Bu akşam puan kaybından çok, Galatasaray taraftarının maçın son 20 dakikasındaki ruh haline içerledim.

Tribün oyundan koptu, kapalının büyük bir çoğunlugu stres içerisinde başta Sabri ve Mehmet Topal olmak üzere, önüne gelene sövüp saymaya başladı.

Maçtan sonra ise eski açıktakiler, Eskişehir taraftarının uzerine doğru hücum etti.

Ne oluyoruz arkadaşlar?

7 haftada 19 puan inanılmaz derecede iyi bir sonuçtur.

Anormal olan Eskişehirspor karşısında puan kaybı yaşamak değildir.

Asıl anormal olan; Fenerbahçe'nin oynadığı durgun futbola karşın 7'de 7 yapmış olmasıdır.

Yine de, bu durumun Galatasaray taraftarı üzerinde bu kadar stres yaratmış olacağını tahmin etmezdim.

Oynanan futbola veteknik heyete daha büyük bir güven duyulacağını düşünmüştüm.

Benzeri bir stres durumu Fenerbahçe taraftarında da var.

Kazım'a gösterilen, Güiza'ya da ilk fırsatta gösterilecek olan tepki söz konusu stresin işareti.
Fenerbahçe taraftarının en azından kötü gözüken bir futbol oynanması, Avrupa'da kendi sahalarında yenilgi alınması gibi elle tutulur gerekçeleri var sinirlenmek için.

Bu sezon, iki ezeli rakibin şampiyonluk mücadelesi vereceği ortada, bol bol psikolojik savaş metodları da kullanilacak.

Sinirleri sağlam olan taraf da bu mücadeleden galip çıkacak.

Galatasaray taraftarı bu noktada hiç de iyi bir sınav vermedi.

Sinir ve stres duygularıyla gidilen Kadıköy deplasmanlarının nasıl sonuç verdiğini de hepimiz biliyoruz.

Tek tesellim bahsettiğim ruh halinin, şimdilik takıma yansımamış olması..

Galatasaray taraftarı silkenelip kendine gelmeyecekse, tüm stresini Sturm Graz maçında kussun, ceza alalım ve Kadıköy öncesi Dinamo Bükreş maçını seyircisiz oynayalım.

İnanın daha sağlıklı olur..
Share/Save/Bookmark

22 Eylül 2009 Salı

Halil İbrahim sofrası



Arda Turan, İstinye Park'ta Aziz Yıldırım'ın masasında Fenerbahçeli oyuncularla beraber otururken görülmüş.

Eminim ki tesadüfen karşılaşılmıştır orada ve nezaket kuralları gereği Arda kısa bir süre o masaya oturmak durumunda kalmıştır.

Biz yine de bir Türk bir de Alman atasözünü hatırlayalım, her ihtimale karşı:

"Aslan yattığı yerden belli olur"

"Şeytanla sofraya oturanın kaşığı uzun olmalıdır "
Share/Save/Bookmark

19 Eylül 2009 Cumartesi

Haftanın sözü



"Ona çok şey borçluyum. Bunu şöyle ifade edeyim; onun için bir yerimi yaralasam, acıyı hissetmem"

Lionel Messi, Frank Rijkaard için...
Share/Save/Bookmark

14 Eylül 2009 Pazartesi

Makus talih



5. haftadan kısa notlar :

1- Galatasaray Beşiktaş maçını izleyen Galatasaraylılar her ne kadar skordan memnun olsalar da maçın gidişatının bilinçaltlarına yaptığı çağrışımdan pek hoşlanmadılar.
Tüm yaşananlar, Galatasaray'ın 10 senedir kaybettiği Kadıköy deplasmanlarını fena halde çağrıştırıyordu.

2- Maçtaki ilk Galatasaray pozisyonunun gol olması, maçın kopma noktası olan 2. golün abuk-sabuk tabir edeceğimiz bir şekilde atılması gibi olaylar Galatasaray'ın 10 senelik Kadıköy sendromunun özeti gibiydi.

3- Beşiktaş'ın da Galatasaray'a karşı benzer bir makus talih sendromu yaşadığı açık. Galatasaray'ın iç sahada 12 senede 11 galibiyet aldığı başka bir Süper Lig temsilcisi olduğunu zannetmiyorum.

4- Şansı, kısmeti bir kenara koyup bir de futbol gerçeğinden bahsedelim:

Galatasaray gol bulma konusunda çok korkutucu bir takım haline geldi. Galatasaray yorgun, yıpranmış çıktığı ve etkili oynamadığı bir maçta kolayca üç gol buldu, Kewell'in ilk yarıda girdiği iki pozisyon da cabası.

5- Bir hitabet sanatı olan "öfke", ünvanlarına bir yenisini ekleyerek, bir futbol stratejisi halini aldı.
Fatih Terim'in bilindik taktiğini Christoph Daum daha da sistematik bir şekilde kullanacakmış gibi gözüküyor.
Fenerbahçe özellikle deplasmanda oynadığı maçların ilk yarılarında yarattığı sinir harbi ile oyunu futbol olmaktan çıkarıp, ikinci yarılarda da üstün fizik gücü ile maçı kopartmayı bir taktik olarak bellemiş durumda..

6- Ligin gidişatından en çok memnun olan kurum Türkiye Futbol Federasyonu olsa gerek. Tam yayın ihalesi öncesi Galatasaray ve Fenerbahçe'nin kıyasıya çekiştiği, bol gerilimli, yıldızların oyuna ağırlığını koyduğu bir lig, yeme de yanında yat.

7- Bülent Uygun'un düşüşü çok hazin olacak herhalde. Kötü gidişata gerekçe olarak, hazırlık kampında güçlü takımlarla yapılan maçların oyunculara özgüven bunalımı yaşattığını söylemiş. O öyle değildir Bülent Hoca, oyuncularının tüm özgüvenini sen çekmişsindir, mıknatıs gibi..
Share/Save/Bookmark

9 Eylül 2009 Çarşamba

Bildiriye yanıt : Gerçekleri tarih yazar


Türkiye'de sosyalist ideoloji gerçekten büyük acılar çekmiş, bu ideolojinin mensupları hem fiziksel hem de düşünsel olarak kıyıma uğramışlardır.
Sayı olarak da azınlık olmanın da etkisiyle, Türkiye'de sol görüşü benimseyenlerin hakim düşünce sistemi, sürekli bir mağdur ruh halinde davranmak ve şikayet etmek üzerine programlıdır.

Etkinin tepkisi de büyük olur tabii. Kendilerini çoğunlukta hisettikleri yerlerde de
(entellektüel dünyanın, sanat ve yazın dünyasının hakimiyetini ellerinde tutarlar) karşıt görüşlere karşı pek acımasız olur kökten sosyalist arkadaşlar.

Orhan Veli'nin çok sevdiğim şiirinde " Neler yapmadık şu vatan için!Kimimiz öldük;
Kimimiz nutuk söyledik " dizelerini hatırlarım bu noktada. Tek bir cana kıymadan katledilenlerin, işkence görenlerin mağduriyet mirasını bugünün salon ve Internet solcuları yiyorlar, bol bol da nutuk atıyorlar fırsattan istifade.

Nereye bağlayacağız konuyu, Adanademirspor- Livorno maçına ilgi göstermeyen medyaya versayın edip birçok blogda eşzamanlı yayınlanan bildiriye bağlayacağız.

Bildiriden pasajlara yanıtlarım şöyle :

(...) Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950'lerin, 1960'ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik

Neden dünya çapında ses getirecek bir olay bu? Futbolda 1950 ruhu nedir, herkes kendi ideolojisine uygun takımlarla gazozuna maç mı yapıyordu. Ne dediğinizi siz de biliyor musunuz, laf olsun diye mi yazdınız?

(...)ülke genelinde de hayati önemi olan bir olaydı bu sonuçta. Türkiye'nin 3. kademe ligi olan TFF 2. Lig takımı Adana Demirspor, Avrupa'nın 3 dev liginden biri olan İtalya Serie A'dan bir takımı Türkiye'ye getiriyor


Ne olmuş 3. kademe lig takımı Serie A'dan bir takım getirdiyse?
Türkiye aşmadı mı bunları artık, "görmemişin Kevin Costner'i olmuş tutmuş kafasına şapka takmış" zihniyetinden ne farkı var bu söylediğinizin?
Alt kademe Türk takımlarının, kaliteli Avrupa liglerinden takımlarla oynaması sizin için büyük bir olaysa şayet müjdemi isterim..
Her kamp dönemi Antalya'ya gidin, mest olursunuz.


(..) Futbolu kıyısından köşesinden tutan herkes kendini bir de siyasete adayanlar için zaten bulunmaz bir nimetti bu maç.



Bu cümlede ; bu kadar saçmalığa karşı Türkçe'nin de isyan edip intihar ettiğini görmekteyiz.



TRT cephesinde ise olaylar başka bir boyut alıyor. NTV cephesindeki gibi basit bir ilgisizlik hikayesi değil olay. İlk başta ücretsiz yayınlayalım diyor TRT. Bu işin en tepesindeki kurum olduklarını söyleyip kulüple ücretsiz yayınlanması için anlaşmak istiyorlar, bir nevi ültimatom yolluyorlar kulübe. Ya parasız yayınlarız ya da yayın yapmayız diye. En azından sembolik bir ücret ödenmesi ve az da olsa bu güzel girişim için destek olunması isteniyor kulüp tarafından, TRT para vermemekte direniyor. Kulüp devreye AKP Adana Milletvekillerinden birini sokmak istiyor. Telefon görüşmesi yapılıyor ve TRT'den yayının yapılıp kulübe makul bir ücret ödenmesi yolundaki istekler iletiliyor. Bilin bakalım bir vekil bu tarihi maç için seçildiği ilin takımına nasıl destek oluyor ?.. Herhangi bir girişimde bulunmayıp kendisini vekil seçen ili böyle mükafatlandırıyor.


En sevdiğim kısım bu. Ne oldu bu maçın buram buram romantizm kokan sosyalist havasına? NTV ve TRT'den para istemek mi ararsın, AKP milletvekilini araya sokmak mı ararsın. Kendisini seçenlere ihanet etmiş vekil Bey. Eminim Adana'daki AKP seçmeni de söz konusu vekile şehirlerinde oynanacak sosyalizm şölenine sponsor olsun diye oy yağdırmıştır.


Gönül isterdi ki stadın kapasitesi doğrultusunda 15 binle sınırlı kalan bu tarihe tanıklık eden birey sayısı çok daha fazla olsun ama olamadı maalesef. Muhtemelen önümüzdeki sezon bir fırsatımız daha olacak bu şölen için. Bu sefer yer İtalya olacak. Bizim medya kuruluşlarımız akıllanır mı bilmiyoruz ama İtalyan TV kuruluşlarının tutumunu da merakla bekliyoruz. Bu tip olaylara son derece alışık olan ve bir çok takıntıyı aşıp demokratikleşmeyi başarmış olan İtalya'da yayın sıkıntısı olmayacağını düşünüyoruz aslında. Olmadı İtalya yollarına düşebiliriz şu heyecan ve merakla...

TV yayını konusunda canlı yayın olmasa bile izleyiciye maç sunulamaz mıydı diye düşünüyoruz. 90 dakika kaydedilir ve maç sırasındaki tatsız durumlar ve siyasi olaylar kırpılıp 60-70 dakikalık çok geniş bir özet şeklinde yayınlanabilirdi.



İtalya Federasyonu şimdiden ihale açmış maçın yayın haklarını satmak için.
İşin futbol yönünden bahsedilmiş, siyasi olaylar kırpılıp geniş özet sunulması istenmiş. Ne yapsın yahu İtalya ve Türkiye seyircisi Seria A'nın dandik bir takımı ile amatör seviyenin bir gömlek üstü Adanademirspor'un golsüz maçını?

İşin enteresan tek yanı var o da siyasi yönü. Şu sıkıcı maç kadar da mı rating yapmaz yani siyasi kısımlar? Neden kırpılsın?


Ne diyorsunuz kuzum siz, bu ne biçim bildiri?
Kalemine çok güvendiğim arkadaşlar herhalde okumadan koydular bu anlamsız yazıyı.

Mağduriyet sloganları atanlara sesleniyorum :

İlgi mi çekmek istiyorsunuz?

Ayarlayın bir Lazio- Livorno maçı Olimpiyat Stadı'nda, tribünler yarı yarıya olsun, hepimiz zevkle ve ilgiyle takip edelim.
Share/Save/Bookmark

4 Eylül 2009 Cuma

Ukrayna'dan yalanlanmak




İlhan Söyler'in Elano hakkındaki yalan haberi Shaktar Donesk'in resmi sitesi tarafından ifşa edildi

Bilgi çağındayız.

Mark Twain'in "Gerçek ayakkabılarını giymeden, yalan dünyayı üç kere dolaşır" sözü artık geçerli değil. Yalan dolaşmaya başlayınca gerçek ayakkabısını hemen giyiyor günümüzde.

Hatta ayakkabıyı giymeden yalancının kafasına fırlatıyor, mesafe tanımaksızın.

İlhan Söyler'e önerim şu : Madem ar damarı çatladı, Passat'ının da modeli eskimiş, sallama haber yapmak konusunda da sınır tanımıyor, kendisini yalanlayamayacak hayali bir karakter yaratsın.

Örneğin :

"Elano'nun çocukluk arkadaşı Alexandro Marcio Dos Santos de Souza, Elano'nun küçüklüğünde psikopat karakterli bir insan olduğunu, sokak hayvanlarına eziyet edip kızlara orasını burasını gösterdiğini söyledi.

Huylu huyundan vazgeçmez diyen De Souza, Elano'nun Galatasaray'da takım içerisinde problem çıkarmasının kesin olduğunu belirtti"

Bu kıyağımı unutmasın.

Benim anlamadığım bir şey daha var :
Hurriyet gibi bir gazetenin yönetimi uluslarası olarak yalanlanmaya nasıl bir tepki verecek?

Yoksa onlar da umre yazı dizisi sonrası Suudi Arabistan devleti tarafından mı yalanlanacaklar?

Söz konusu kişilerin şeytan taşlamadığı, ülkemizde huzursuzluk çıkarıp "burası nasıl memleket şarap yok mu, Ayşe Arman Kral Fahd ile seks hayatı üzerine konuşmak istiyor " gibi saçma sapan isteklerde bulunarak sınır dışı edildikleri..
Share/Save/Bookmark

1 Eylül 2009 Salı

Derbi öncesi sayılar




Galatasaray'ın maç başına attığı gol ortalaması : 3,25
Galatasaray'ın maç başına yediği gol ortalaması : 1

Beşiktaş'ın toplam gol sayısı : 3
Beşiktaş'ın yediği toplam gol : 1

Ligin ilk 4 haftasında Galatasaray maçlarında skorun berabere olarak geçildiği toplam dakika : 151/360

Ligin ilk 4 haftasında Beşiktaş maçlarında skorun berabere olarak geçildiği toplam dakika : 338/360
Share/Save/Bookmark

25 Ağustos 2009 Salı

Houston, there is no problem




Uzay mekiklerini bilirsiniz.

Bir mekiğin uzaya gönderilmesi sürecinde en kritik bölüm, fırlatılıştır.

Uzay mekiğinin iki yanında roketler bulunur. Bunlar kalkışta kullanılırlar; çünkü kalkış sırasında ilk hareketin verilmesi için büyük bir itme gücü gerekir ve bu da ancak katı yakıtlı roketlerle yapılabilir.

Fırlatma anı başarıyla tamamlanıp da roketlerin misyonlarını tamamlayarak okyanusa düşmesinden kısa bir süre sonra mekik yörüngeye oturur.

Yolculuğun en zor bölümü aşılmıştır artık. Houston'dakiler rahatlar, pizza söylerler ofise..
Bu süreçte bir problem çıkması halinde ise en iyi ihtimalle fırlatılış ertelenir.

Frank Rijkaard gibi Sir Alex Ferguson gibi Luis Van Gaal gibi Arsene Wenger gibi sistemi ön plana çıkaran hocaların takımlarının ilk sezon başlangıçları da tıpkı uzay mekikleri gibi meşakkatlidir.

Rijkaard'ın Barcelona'daki ilk senesinde yaşadığı sıkıntılar defalarca yazıldı çizildi. Van Gaal da bu sezon Bayern München ile Bundesliga tarihindeki en kötü başlangıcı yaptı.

Frank Rijkaard ise Galatasaray ile bu tür sıkıntılı bir dönem yaşamadan, hızlı bir başlangıç yaptı.
Bu başarılı başlangıçta kuşkusuz ki takımın ön eleme maçları yüzünden sezona erken başlayıp, erken form tutması da etkendir.

Biz haticeye değil neticeye bakalım :

Geçen sezonunun sonlarındaki maçlar sırasında uyumamak için kahve üzerine kahve içen Galatasaray taraftarları, şimdi ise UEFA'yı kazanan efsane kadrodan beri en coşkulu, en yetenekli, hücum pres ve takım oyunu konusunda en gayretli takımı izliyor.

Bundan dolayıdır ki iç sahadaki en önemsiz görünen maç bile hıncahınç doluyor ve Galatasaray taraftarı son yılların en çarpıcı trübün performansını ortaya koyuyor.

Yıldız oyuncuları ile gol bulma konusunda sorun yaşamayan Galatasaray, defansif anlamda da sadece yan toplarda sorunlu görünüyor.

Ligin kalburüstü hücumcuları olan Tabata, Cangele, Troisi, Beto, Dos Santos gibi isimler Galataasaray'ın ağır ve yapılı stoperlerden oluşan defansını göbekten delemediler.

Sonuç olarak, Galatasaray'ın uzay mekiği yörüngeye oturmak üzere.
Sezon ortasında yaşanması muhtemel form düşüklüğüne karşı, Frank Rijkaard'ın kariyeri sayesinde baştan kazanmış olduğu kredi limiti de ikiye katlanmış durumda.

Rijkaard, üç dört ay önce 19 Mayıs şenliklerinden daha sıkıcı bir futbol oynayan Galatasaray'ı bu kadar kısa sürede, elinde sihirli değnek varmışçasına, nefis futbol oynatan hoca ünvanına da sahip artık.
Share/Save/Bookmark

23 Ağustos 2009 Pazar

Haftanın Sözü




Hayat yokuşunu tırmanırken rastladığınız insanlara iyi davranın; inişte yine onlara rastlayacaksınız..

Marcus Tullius Cicero
Share/Save/Bookmark

21 Ağustos 2009 Cuma

Seviye atlamak


Hepimizin yolu bilgisayarda veya Playstation'da futbol oyunlarından geçmiştir.

Bu tip oyunlara "beginner" veya "amateur" seviyesinde başlanır, parmaklar alışıp ustalaştıkça da seviye atlanır, "professional" ve "world class" a doğru yelken açılır.

Galatasaray, UEFA'da üç öneleme oynamak durumunda kaldığı için "amateur" seviyede altı tane maç yaptı, hatta Denizlispor maçını da yedinci maç sayabiliriz.

Bu arada önemli işler başarıldı:

Yeni transferlerin uyumu, (Elano hariç) tamam.

Takımın coşkusu, birliği ve kaynaşması, tamam

Hocanın ve kaptanın takıma hakimiyeti, tamam

Seyirci ile bütünleşme, tamam

Pres, takım savunması, çalışılmış hucüm organizasyonları, (duran top dahil) tamam

Pas futbolu daha tamam değil ancak on kişi kendi sahasına kapanan zayıf takımlara karşı bundan fazla geliştirilemez.

Demek ki artık Galatasaray için seviye atlamanın, orta sahada basan ve top yapan takımlara karşı gücünü test etmenin vakti geldi.

Zayıf takımlar çekilin Galatasaray'ın karşısından!

Abileriniz gelsin..
Share/Save/Bookmark

20 Ağustos 2009 Perşembe

Kendi düşen ağlamaz




Sevilay Yükselir'in bugün Sabah'da çıkan köşe yazısından bir kesit

...
Polat'ın başı sürekli aleyhine çalışan bir lobiyle büyük belada...
Galatasaray Lisesi mezunları lobisiyle... Bunu duyunca hiç şaşırmadım. Çünkü çok ama çok yakından tanıdığım birkaç mezundan biliyorum, bunlar gerçekten ilginç adamlardır. Mesela dünyanın kendi etraflarında filan döndüğünü sanırlar. Onlar ve onların lisesi olmadan Türkiye aslında bir hiçtir. Onlara göre siyaseti, medyayı ve yargıyı sadece ve sadece bu liseden mezun olmuş kişilerin yönetmesi gerekir. Ve hatta onlara göre lisenin yeni öğrencileri kesinlikle eski mezunların çocuklarından oluşmalıdır (Sınavsız, başvurusuz... Hani özel üretimler ya!)
Her neyse yani bu adamlar nedense kendilerini çok özel kabul ederler...
İşte Adnan Polat'ın başı bu adamlarla belada... Daha önce çok başarısız olmasına karşın salt lise mezunu diye Özhan Canaydın'ın kulübün başında kalmasına göz yuman liseliler şimdi de Adnan Polat'ı kendilerinden olmadığı için yemeye çalışıyorlar. Sürekli Polat'ın aleyhine kulis çevirmeler, yerine kendilerinden biri olsun diye olur olmaz adamlara başkanlık teklif etmeler filan...
Hadi diyelim ki bu onların birer üye olarak en doğal hakları.
Ama bu tayfa, oyunlarını sadece kendi içlerinde oynamıyor, "Kulübün geleceği de sağlam olsun" diye, bu akıl almaz şovenizmi henüz öğrenci olan genç beyinler arasında da yayıyor...
Nasıl mı?
"Gelsinler görsünler, Galatasaray ruhuna yakından tanık olsunlar" düşüncesiyle kulübün üst düzey 400 üyesini Tevfik Fikret Salonu'na davet eden Adnan Polat'ı 100 kadar liseli öğrenciye protesto ettirerek...
Koskoca Galatasaray Kulübü Başkanı'na, adeta, "Sen kimsin ya? Biz seni tanımıyoruz!" imasında bulunmaya çalışan bu genç çocuklar, Polat konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıktığında toplu halde dışarı çıkıp, konuşması bitince de salona geri dönüyorlar!
Çocukların bu terbiyesizce davranışı sergilemesine kim ya da kimler önayak oldu bilmiyorum ama şunu bir kez daha anladım ki, "Allah bizleri bu liselilerin şerrine tesadüf ettirmesin!"
(Lütfen, "Amin" deyin...)


Öncelikle Sevilay Yükselir yazısında önemli bir maddi hata yapmış.
Bahsettiği olay yeni değil, on ay önceki üyeliğe kabul töreninde yaşanmış.
Ayrıca yazısında Galatasaray Liselilere yönelik kullandığı ifadelerdeki asıl niyetin çok yakın çalışırken arasının bozulduğu Fatih Altaylı'ya gönderme yapmak olduğu hissediliyor, neyse konumuz bu değil.

Kulübün üst düzey 400 üyesi olarak bahsettiği grup, kulübe yeni üye olmuş ve törenle mazbata alıcak 526 kişiden ibaret.
Bu 526 Galatasaraylının yarısı liseden gelen üyeler, diğer yarısı ise B ve C kategorilerinden üye olan kişilerdi.

(Bilmeyenler için not:
Galatasaray'ın tüzüğüne göre yeni üyelik için A, B ve C tipi üye adayları vardır.
A tipi üyeler Galatasaray Lisesi mezunlarıdır, onlar için giriş ücreti 600 TL'dir.
B tipi üyeler, halihazırdaki üyelerin birinci dereceden akrabalarıdır ve giriş aidatı 2500 TL'dir.
C tipi üyelik ise bunun dışında kalan kişilerdir ve giriş parası 10000 TL'dir.
Her sene aktif üye sayısının %3'ü kadar yeni üye alınır, öncelik sıralaması da A,B ve C tipi üyelik olarak sıralanır)

Bu yazıdaki olayın yaşandığı gün ben de Tevfik Fikret salonundaydım, ancak Başkan'ın konuşmasından sonra geldiğim için yaşanan olayı görmedim.
Yeni üye olan lise mezunu gençler Adnan Polat'ı dinlemeyerek bir protesto gerçekleştirmişler, yazının bu kısmı doğru.

Bu noktada eleştirinin büyüğünü Adnan Polat haketmektedir.

Kendisinin konuşmasını dinlemeyecek kadar hasmane tutum içerisindeki yüz, belki de daha fazla kişinin hem de usülsüz* bir şekilde üye yapılmasının altına imza atarak Adnan Polat müthiş bir idari zaaf içerisine girmiştir.

Dünyanın hiçbir yerinde yönetici konumundaki bir kişi, kendisine karşı ideolojik sebeplerle önyargılı yaklaşan bir kitleyi, seçme yetkisi olan bir kurula kolayca üye yapmaz.

Adnan Polat insani ilişkilerde başarılı olduğuna inanan bir Başkan.

Galatasaray Lisesi'ni yücelttiğini, liseli üyelere özel önem verdiğini ve lise hassasiyetlerine saygı gösterdiğini savunuyor.
O yüzden de liseli olmadığı için onun altını oyacak, devirmek isteyecek bir muhalif grubun marjinal bir kitleden ibaret kalacağını düşünüyor, bu konuda herhangi bir tehdit algısı yok.

Cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir.

Bu kadar tedbirsiz ve naif olarak, bırakın Galatasaray gibi grift bir camiayı, "Hipopotam Sevenler Derneği" ni bile yönetemezsiniz.

Mart ayındaki seçimi kaybetmesi halinde Adnan Polat herşeyden ve herkesten önce kendisini suçlamalıdır.

Kendi düşen ağlamaz

* Usülsüzlük meselesi şu :
Söz konusu 526 kişilik üye alım furyasında, lise kontenjanından üye olanların toplu başvuru yaptığı, adayların üyelik formlarını bizzat imzalamadığı ve 600 TL'lik giriş ücretinin 3-4 kişi tarafından toplu olarak ödendiği iddia edildi.

Üye olanlar içerisinde Fenerbahçe'yi tutanlar olduğunu bizzat biliyorum.
Share/Save/Bookmark

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Dalya



Şaka maka 100. posta gelmişiz, vakit ayırıp da takip eden herkese çok teşekkür ederim.

Yüzüncü yazı da Sergen Yalçın'a kısmet oldu, zira kendisi gece gece çok güldürdü beni.

Aynen aktarıyorum :

" Bu Avrupa'ya transfer işleri kolay değildir. Mesela benim Almanya milli maçından sonra Bayern Munchen'e transfer durumum olmuştu, adamlar bir araştırmışlar ( bu noktada pis pis sırıtır) almadılar. "

Severim Sergen'i delikanlı adamdır.

Çalışsaydı, sapıtmasaydı Real Madrid'de oynardı geyiklerine girmeyeceğim hiç.

Bence Sergen saçı başı ayrı oynamayan her adam gibi Türk toplumundan haketmediği eleştiriler almıştır.
Adam Real Madrid'de oynamadı ama mutlu oldu belki, size mi düştü kaygısı?

Çok takım dolaştı, hiçbirinde maymunluk yapmadan, Beşiktaşlılığını gizlemeden oynadı.

Lucescu yönetiminde Galatasaray ve Beşiktaş'ta gördüğümüz üzere kafası rahat olduğunda ve idare edildiğinde tek başına alamayacağı maç da yoktu, büyük yetenekti.

Yorumcu olarak da arada güldürüyor bizi, keşke futbol dünyasının her figürü Sergen Yalçın gibi olsaydı.
Share/Save/Bookmark

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Follow me



Soğuk baktığım bir site olmasına karşın yoğun ısrarlara dayanamayarak Twitter'a üye oldum.

İşin gerçeği meraklı sayılabilecek bir karakterim olduğundan, ilgimi çeken ünlülerin ve birkaç yakın dostumun üye olduğunu görünce, neler yazıyorlar merakı ağır bastı.

Adresim aynı

İletişim çağı kapitalizmin getirdiği bireycilik anlayışını bambaşka bir boyuta taşımış durumda.

Blog, twitter, facebook derken insanlar kendi yaşantılarının, yazdıklarının, maceralarının fena halde önemli olduğuna inanmış durumdalar.

Herkesin peşinden koştuğu 15 dakikalık şöhret meselesi de cabası.

Amma ve lakin, hayat zorlu.

Her birimiz, "@çeşme mojito içiyor, @bodrum köpük banyosu yapıyor" şeklindeki "dolce vita" ruh halinden aniden çıkabileceğimiz çeşitli imtihanlarla karşı karşıya kalabiliyoruz.

Kendisinin çok önemli ve özel olduğuna kuşku duymaksızın ikna olmuş insanoğlu, hayatların zorlukları karşısında tökezleyince şaşırıp kalıyor.

Kendisini Holywood yıldızı gibi hissettiğinden, Holywood filmlerinde olduğu gibi birkaç sahne sonra mutlu son gelir diye umut ediyor.

Mutlu sonu bulamayınca ne oluyor peki?
Gelsin bunalımlar, doktorlar, Prozac, Xanax..

1. ve 2. Dünya Savaşı'nın, Büyük Buhran'ın acılarını yaşamış genç nesil de bugünkü kadar çok psikolojik problem yaşıyor muydu acaba?

Yanlış anlaşılmasın, bu bir kapitalizm taşlaması veya bireycilik eleştirisi değil.

Tarihin akışının önüne geçebileceğini sanan romantik ve saftorik salon devrimcilerinden değilim neyse ki.

Yaşadığımız zamanları evrimin bir parçası olarak görüyorum.
İnsanoğlu artık daha dik yürüyemeyecegine göre, evrim geçirmesi gereken özelliği psikolojisi olacak.

Bireyselliğin ön plana çıktığı bu dünyada, suni olarak şişirilmiş olan kendine güveni ilk dalgada yıkılanlar elenecek, sağlam durmayı bilenler ise "survive" edicekler.
Share/Save/Bookmark

14 Ağustos 2009 Cuma

Ah be Ömer Abi




Milli futbol takımımızın 3-0 yendiği Ukrayna maçını TRT ekranlarında yorumlayan Ömer Üründül, dün geçirdiği talihsiz bir iş kazasının ardından ameliyat edilmek üzere ambulans uçakla Türkiye'ye dönüyor.

Maçın bitiş düdüğünün ardından yayının son bulmasıyla, kendileri için hazırlanan derme çatma yayın kulübesinden aşağı inmeye çalışan Üründül, merdivenlerden ayağının kayması ile yaklaşık 8 metrelik yükseklikten yere düştü.

Üründül acilen hastaneye kaldırdı ve ilk müdahalesi burada yapıldı. Çekilen röntgen filmlerinin ardından Fibula kemiğinin kırıldığı anlaşılan Üründül, doktorların ameliyat olması için yaptıkları teklifi reddederek ameliyatı Türkiye'de olmak istediğini söyledi.

Şu anda ambulans uçakla Türkiye'ye dönen spor yorumcusu Ömer Üründül yaşanan talihsiz kaza ile ilgili şunları söyledi:
"Ukrayna'da ne yayın imkanları düzgündü ne de yayın kulübesi. Çok yüksek bir yerde bize derme çatma bir yer verdiler. Ne inmek ne de çıkmak mümkündü zaten. Maçtan sonra o kulübeden inerken merdivenlerinde ayağım kaydı ve çok kötü düştüm. Buna da şükür tabi. Düştüğüm sırada kafamı da çarpabilirdim. 7-8 metreden düşüp de kazayı bununla atlatmakta önemli bir şans..."


Olacağı buydu be Ömer Abi, geçmişler olsun..

Tamam anladık, futbol senin tutkun, hiçbir ücret talep etmeden nereye çağırıyorlarsa gidip yorumculuk yapıyorsun, seyahatleri de bedavaya getiriyorsun..

Biliyoruz çok da efendi adamsın.

Bunların hepsine eyvallah dedik ama bak başına neler geldi?

Eh be Abi; şu ahir ömründe düzene de bir kere karşı gelseydin..

O kadar servet sahibi adamsın, Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı, Milli Takım'ın Dünya Üçüncülüğü'nü kazandığı tarihi maçlarda görev almış yorumcu olmak gibi de bir titrin de var.

Ne işin var senin derme çatma yayın kulübesinde? Ne olurdu "yorumlamıyorum kardeşim bu maçı" deyip normal trübüne geçsen?

Hatta kendini aşsan ne olurdu, şu kıytırık maçı terkedip otelde alem yapmaya gitsen?

Şu bloklar arası bağlantıyı kendi haline bırak, kır zincilerini artık sevgili Ömer Üründül..
Share/Save/Bookmark

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Gala notları



Turkcell Super Lig başladı.

Özlemişiz.

Transfer maceraları, Avrupa kupalarındaki ısınma turları seviyesinde maçlar derken, sezonu tam olarak bu haftasonu itibariyle açtık.

Sivas-Trabzonspor maçı hariç naklen yayınlanan üç maçı seyrettim.

Üç büyükler ve hocaları hakkında ufak notlarla, biz de sezona başlangıcımızı yapalım, Allah utandırmasın..


Galatasaray

İyi bir hoca tarafından çalıştırılan takım, bunun işaretlerini çok geçmeden vermeye başlar. Çok şaşıracaksınız bu sürpriz yoruma şimdi:
Galatasaray'ın iyi bir hocası var.

Frank Rijkaard, oyun anlayışını ve pas futboluna dayalı hücüm organizasyonlarını takıma benimsetmiş. Herkes coşkuyla yeni sisteme uyum sağlamaya çalışıyor ve hocaya saygı duyuyor.

Arda, Aydın gibi gelişime açık oyuncular ilerme sinyali veriyorlar.

Galatasaray'ın Hagi'den beri kanayan yarası duran toplardı, pek gol bulamıyordu Galatasaray ölü toplardan. Bu sezon daha Elano gelmeden duran toplarda gol bulma yüzdesi çarpıcı şekilde yükseldi. Galatasaray'ın bundan önceki hocalarına sitemim olsun, demek çalışarak kolayca çözülecek bir sorunmuş.

Takım savunması da iyi gözüküyor, Sabri ve Gökhan gibi bireysel hata yapmaya müsait oyuncuların varlığına ve Servet-Gökhan tandeminin birbirini tamamlayıcı özelliği olmamasına rağmen, Galatasasaray savunması fazla pozisyon vermiyor ve göbekten de delinmiyor.

Bu kadar pembe tablo çizdik, öte yandan ayakların da yere basması gerekir.
İki hücumcu kanat, bir santrafordan oluşan 4-3-3 sisteminde orta üçlüde oynayan Arda'nın da oyundan düşmesi ile Galatasaray topu rakipten alırken zorlanacak gibi duruyor. Özellikle deplasmanlarda sorun teşkil eder bu durum.

Defanstan topu oyuna sokma konusunda da çok zayıf durumda takım, eldeki oyuncu malzemesi ile bu durumun çalışarak çözülebileceğini sanmıyorum.
Rijkaard'ın oynatmak istediği oyun sisteminin işlemesi yolunda en büyük handikap geriden oyunu kuramamak olacak.
Bu konuda da Haldun Üstünel'in maharetine güveniyoruz diyelim şimdilik.

Fenerbahçe

Christoph Daum'un gelmesiyle geçen sene yaşanan iki büyük problem çözülecek Fenerbahçe'de :

Kondüsyon eksikliği ve hocayla takımın kopuk olmasından kaynaklanan isteksizlik.

Çözülmesı daha zor olan problemler de var tabii ki. Dos Santos ve Güiza ile deplasman performansı iyi olacaktır Fenerbahçe'nin, ancak içerideki ve kendisine karşı gol bulup kapanacak rakiplere karşı olan maçlarda, takım yine Alex'in ayağına bakıyor.

Defansın göbeği çok zayıf görünüyor, Galatasaray gibi hatta Galatasaray'dan daha çok transfere ihtiyacı var bu bölgede Fenerbahçe'nin.
Kapanan takımlara karşı duran toplarda gol arayan bir Lugano/ Luciano tarzı golcü aynı zamanda seri ve hamleli bir stopere ihtiyaç var.

Alamazlarsa, "Bilica transferi hem Fenerbahçe'yi hem Sivas'ı yaktı" gibi yorumları okumamız kuvvetle muhtemel sezon içerisinde.

Beşiktaş

Bence Mustafa Hoca geçen seneki çifte kupadan sonra bırakmak isterken samimi idi.. Daha sonra herhalde kazanacağı büyük parayı ve belki de son kez Şampiyonlar Ligi'nde takım çalıştırma fırsatı olduğunu düşünerek geri döndü.

Çok formsuz başladı sezona, Yusuf ve Bobo'dan kanat adamı yaratmak, Yusuf ve Nihat'ı birbirine alternatif görmek gibi garip kararlar alıyor Mustafa Hoca.

Mustafa Denizli takımları oldum olası gol pozisyona girmek konusunda karambollere, Nobre tipi pivot santraforlara ve yetenekli adamlara muhtaç olmuştur.
Oynatmaya çalıştığı 4-3-3 sisteminde Nobre'den ve takımdaki yetenekli adamlardan verim alabileceğine inanmıyorum.

Tello sol kanat, Holosko sağ kanat hücumcusu; Yusuf da Ernst ve Fink'in önündeki oyun kurucu gibi oynasa yine bir derece tutabilecek bir sistem olur.

Gelin görün ki Ernst ve Fink hariç Beşiktaş'ın orta saha oyuncularının ve Nihat'ın nerde ve hangi görevle oynadıklarını ben izlediğim iki maçta anlayamadım açıkcası..

Şampiyonlar Ligi başlayınca yaşanacak zorlu maç yoğunluğunu da düşünecek olursak sezona en karamsar girişi Beşiktaş yaptı diyebiliriz.
Share/Save/Bookmark

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Büyüklük şartlara bağlı değildir

Sinema tarihinin en güzel dans sahnesi.

Görüldüğü gibi, şayet mayanızda asalet varsa ; herşey kararmışken bile karizmatik olabilirsiniz.

Unutmadan, Al Pacino büyük adamsın..


Share/Save/Bookmark

30 Temmuz 2009 Perşembe

El elden üstündür



Galatasaray Kulübü Mali Genel Kurul Toplantısı'nda, yönetim kurulu üyesi Haldun Üstünel'in 1999 yılında aldığı geçici ihraç cezasının onaylanmasını isteyen önerge reddedildi. Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı Anadolu Auditorium Salonu'nda yapılan toplantıda, 44 üyenin imzasıyla gündeme taşınan önergeyle, kulüp disiplin kurulunun 2 Haziran 1999 tarihinde Haldun Üstünel ve Kerim Üstünel için, o dönem kulüp başkanı olan Faruk Süren'e VIP tribününde küfür ettikleri gerekçesiyle verilen geçici ihraç cezalarının onaylanması istendi. Galatasaraylı taraftarların geçen haftalarda ''İçimizden biri'' diye Ali Sami Yen Stadı'nda pankart açtığı yönetici Haldun Üstünelin, geçmişte aldığı disiplin kurulu cezasının onanması isteği, 18'e karşı 78 oyla reddedildi.


Bir yanda Galatasaray'a Kewell, Baros, Meira, Rijkaard, Neeskens, Keita gibi değerleri hem de maddi olarak çok uygun fiyata kazandıran, (Keita ve Elano, Topuz- Özer ikilisinden daha ucuza maledildi, Elano ile İsmail Köybaşı'nın maliyetleri eşit) bu başarılarının da hiç reklamını yapmayan Haldun Üstünel.


Öbür yanda Galatasaraydaki yöneticilik kariyerlerinde Inamoto, Heinz transferleri; Ribery' nin 100 bin Euro için kaçırılması gibi fiyaskolara imza atanlar ve onların peşinden gidenler.
44 kişi imza toplayıp da iş akşamüstü oy vermeye gelince 18 kişi kalacak kadar basiretsiz yancılar topluluğu.


Haldun Üstünel'in yonetimden düşürülmesi için yapılan oylamada Genel Kuruldaydım. Aleyhine söylenenlerle ilgili cevaben çıkıp tek kelime etmedi. "Eylemler, sözlerden daha yüksek sesle konuşur" sözüne inananlardanmış o da..


Yanıtını icraatlarıyla verdi.


Hakkında o kadar çirkin bir karalama kampanyası yürütüldü ki, (saçıyla başıyla uğraşmak bile dahil bu çirkinliklere) camia kulislerinde (!), Başkan Adnan Polat'ı yıpratmamak için son seçimde yönetime girmek istemedi.


Demek ki örümcek kafalılar amaçlarına ulaşssalardı, yukarıda sayılan yıldız isimlerin hiçbiri şu an Galatasaray'ın bünyesinde değildi.


Çapsızlıklarını "gelenekçilik" kisvesi altında gizlemeye çalışan, düşünce sistemleri 17 yaşına takılı kalmış kifayetsiz muhterisler!


Artık kabul edin, Galatasaray Spor Klübü sizin boyunuzu, çapınızı aştı. İdrak edemiyorsunuz gelinen noktayı, hala şekilleri tartışmaya mahkumsunuz.

Evet kabul edin, el elden üstündür. Size düşen tek şey var artık:
Şakşakçılıktan başka hiçbir işe yaramayan ellerinizi Galatasaray'ın üstünden çekin..


Derhal!

Share/Save/Bookmark

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Haftanın Sözü



En çirkin yalan, çocuğa ve halka söylenen yalandır. Çünkü her ikisi de kolay kanar.


Lord Brougham

Share/Save/Bookmark

23 Temmuz 2009 Perşembe

Vay ayı vay



Zamanında "Asabi" diye bir gazete vardı.

Türkücü İbrahim Erkal, oynadığı dizide rol icabı Emine Ün'e havuz başında tokat atması gerektiğinde, kendini rolüne aşırı kaptırıp, kızcağızın havuza düşerek baygınlık geçirmesine sebep olmuştu. Asabi gazetesi de Erkal için yazının başlığını uygun görmüştü.


Emre Aköz'ün bugünkü yazısını okuyunca o başlık geldi aklıma nedense.
"Savcının dediği mezhep hangisi? " başlıklı, aynı zamanda bir Türkçe şaheseri olan yazının bir kısmı da aşağıda :


"Konuyu 'içeriden' bilen Gündel, yüksek yargının, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından uzun yıllardır sistemli biçimde siyasallaştırıldığını söyledi.Gündel, Yavuz Baydar'a bazı kararların mezhepsel kaygılarla da alındığını belirtti.Gerçekten de yüksek yargı kadroları belli bir mezhepten hukukçuların hâkimiyetinde mi?Nüfusun yüzde 15'ini oluşturan bir mezhep üyelerinin, yüksek yargıdaki koltukların diyelim ki yüzde 50'sine oturmaları normal mi?Hele hele, bu mezhepten vatandaşlar, istisnalar haricinde, kitlesel olarak CHP'yi destekliyorsa... Darbe amaçlı cumhuriyet mitinglerinde aktif olarak yer aldılarsa... Ergenekon'un hükümetin uydurması olduğu propagandasını yapıyorlarsa... Zihinler karışmaz mı?

Not: "Sol kesim niye Ergenekon davasına uzak duruyor" diye soranlar, olayı bu açıdan da düşündü mü? "


Yazarımıza göre memlekette derhal bir din/mezhep sayımı yapılmalı ve yüksek yargıdaki koltuklar bu oranlar ölçüsünde dağıtılmalıdır.
Ayrıca "darbe amaçlı miting" diye bir kavram vardır. Bu mitinglerde tek cam kırılmamış, kimsenin burnu kanamamış olsa da söz konusu mitingler darbe amaçlıdır. Zaten demokrasilerde miting diye bir kavram yoktur.


Haklısınız, gazetelerde yazan her türlü saçmalığı buraya taşıyacak olsam bütün gün blog yazmam gerekir..

Öte yandan, bu yazıyı yazan şahıs ve benzerlerinin liberalizm gibi saygın bir düşünceyi savunduklarını iddia etmeleri kanıma dokunuyor.

Liberalizm, böylesi dangalaklara bırakılmayacak kadar önemli ve gereklidir bu ülke için.


Ak Parti, %47lik şeçim zaferi sonrası bu ülkede sağlam bir demokrasi yerleşmesi adına çaba göstermeye niyeti olmadığını açıkça ortaya koydu.
1982 Anayası'nın bürokrasiye tanıdğı imtiyazları kaldırmak yerine, o imtiyazların üzerine büyük bir keyifle oturmak istediklerini gizlemiyor Ak Parti yöneticileri ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.

Bu durumun gerekçelerini kısaca özetleyelim:

Devletin tüm kademelerinde, kendi "camia" ları dışında bir tane atama yapmadılar..

Kendilerine sert (silahsız olanları kastediyorum) muhalefet eden unsurları hapise gönderip, daha üsturuplu gidenleri vergi yoluyla cezalandırdılar.

Gerçek bir liberal demokrat partinin yapması gerektiği gibi devleti ekonomiden süratle çekeceklerine, kendi zenginlerini ve medyalarını yarattılar.
Demokrasimizin en büyük eksiği olan "Siyasal Partiler Kanunu" değişikliği hakkında en ufak bir adım atmadılar. Ak Parti içerisinde demokratik bir ortamdan söz etmek de mümkün değil. Tayyip Erdoğan ne derse o oluyor.


Bu şartlar altında ülkedeki samimi liberaller, böylesi bir rövanşizmin suç ortağı olmamak için Ak Parti'den desteklerini çektiler.
Zaten liberalizmin ruhunda hükümet dahil herhangi bir kuvvet unsuruna angaje olmak yoktur. Bireylerin her zaman devlet tarafından kısıtlanmaya mahkum haklarını korumak esastır.

Maalesef söz konusu samimi liberallerin sayısı çok azmış ki ortalık yukarıda örneği görülen hokkabazlardan geçirmiyor.

Hele ki bu güne kadar bir tane kesinleşmiş karar çıkmamış olan Ergenekon davasında, masumiyet karinesini es geçerek sanıklar aleyhine yaptıkları kara propaganda inanilmaz boyutlarda.


Şu sıralar Türkiye'de sivil ve çağdaş bir demokrasi kurulmasının önündeki en büyük engel; liberal olduğunu iddia ederek, yaptıkları ajitasyonlarla milleti aptal yerine koymaya çalışan çapsızlardır.


Başlığa neden Emine Ün fotoğrafı mı koydum?
Ne yani, yazının ana fikrini oluşturan şahsiyetlerden birinin sıfatını mı tercih ederdiniz?

Share/Save/Bookmark

21 Temmuz 2009 Salı

Makale



Şimdi reklamlar..


Yazarınızın, Türk Dış politikası ile ilgili bir makalesi Almanya'nın önde gelen düşünce kuruluşlarından "Das Progressive Zentrum" 'un web sitesinde yayınlandı.


Bu yazıyı hazırlarken manevi destek veren tüm sevenlerime Pulitzer ödülünü aldığım zaman teşekkür edeceğim için, şimdilik es geçiyorum..


Almanca bilenler için link burada


Yazının genişletilmiş Türkçe meali ise şöyle :


Altı yüz yıllık ömrünün iki yüz yılını dünyada hegamon olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olan bir ülke olarak, seksen beş yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti genç ve tecrübesiz olarak nitelendirilebilir.

Türkiye, ordunun başını çektiği bir bürokratik elit tarafından, 1. Dünya Savaşı’nın enkazı üzerine inşa edildi. Söz konusu bürokrasi, Osmanlı İmparatorluğu' nun Ortadoğu ile olan tüm bağına karşı reddi miras anlayışı içerisinde oldu. Bunda, Arapların 1. Dünya Savaşı'nda Türk ordusuna ihanet ettiği düşüncesi de etkendir.

Bugün ise Anadolu burjuvasının temsilcisi olan AKP, iktidardaki yedinci yılını sürdürmektedir. Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki Osmanlı mirasına karşı mesafeli duruş son yıllarda değişmiş, AKP hükümeti uluslararası ilişkilerde Osmanlı kökenini ön plana çıkartmaya başlamıştır.

Başbakan' ın dış politikada en güvendiği isim, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu.
Başbakan, 7 yıldır danışmanlığını sürdüren Davutoğlu’nu, Mayıs ayında Dış İşleri Bakanlığı’na getirdi.
Davutoğlu’nun akademik kariyeri kadar dikkat çeken bir diğer husus, AKP kabinelerinde ilk kez olarak parlamenter olmayan birinin bakanlığa getirilmesidir.
Bu durum özellikle de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Prof Dr. Davutoğlu’na duyduğu güvenin boyutunu ortaya koyuyor.

Davutoğlu, "Stratejik Derinlik" adlı kitabında, Türkiye Cumhuriyeti'in unuttuğu Osmanlı mirasına sahip çıkıp, merkez devlet olarak kültürel mirası paylaşan çevre ülkelere etki etmesi gerektiğini savunur. Akademisyen bakan, bu düşüncesini bakanlığının stratejisini “komşularla sıfır sorun” olarak belirleyerek pekiştirdi.

Bir başka deyimle, bu dış politika anlayışında Türkiye’nin içinde bulunduğumuz dönemde uluslararası ilişkiler sisteminde eski ağabey imajıyla yaratacağı bir “soft power” olarak sahneye çıkması hedeflenmektedir.

Peki nasıl gidiyor Davutuoğlu yönetiminde komşularla ilişkiler?

Ermenistan’la ilişkileri düzeltmek adına atılan adımlar, Azerbaycan’ın sert tepkisiyle karşılaştı. Böylece hem Ermenistan’la düzelme umudu azaldı hem de Azerbaycan’ın güveni bu süreçte zedelenmiş oldu. Bu durum da Dış İşleri Bakanı’na eleştirilerin gelmesine sebep oldu.

Bakana yönelik eleştirilerin tek kaynağı sadece Kafkasya politikası da değil üstelik.

Türk basınında ve yabancı basında Türk dış politkasının ne yöne gittiğiyle ilgili sorular sıklaşmaya başladı.

İran’da yaşanan krizde, bölgede ve dünyada eylemlerin sonucu ve seçimlerin yenilenip yenilenmeyeceği beklenirken, Türk hükümetinin Ahmedinejad lehine aldığı pozisyon aceleci olarak nitelendiriliyor.
Bunun yanı sıra Lübnan'da Hizbullah'a, Filistin'de Hamas'a verilen destek, Sudan’ın hakkında uluslararası tutuklama emri olan devlet başkanı El Beşir'in çeşitli kereler Türkiye’de ağırlanması, ve en önemlisi Erdoğan’ın Davos çıkışı ve bunun sonucu olarak İsrail’le sorunlar yaşanması gibi politikaların Ortadoğu’daki İslami hassasiyeti Türkiye lehine çevirecek bir “soft power” stratejisi mi olduğu ; yoksa Davutoğlu’nun İslami hassasiyeti yüksek geçmişine uygun bir şekilde ideolojik mi davrandığı tartışılıyor.


Eleştirilerin haklı olup olmadığını zaman, bir de Davutoğlu yönetimindeki Türk Dış İşleri yönetiminin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecindeki samimiyeti ve çabası ortaya koyacak.


Eleştirilerin erken olduğunu savunanlar iki aylık bakana zaman verilmesi gerektiğini savunuyor ve Davutoğlu’nun “AB stratejik önceliğimiz” açıklamasının yabana atılmaması gerektiğine inanıyorlar.

Muhalifler ise hükümetin tavrının ideolojik olduğu görüşündeler.
Davutoğlu’nun hükümete olan etkisinin 2 aylık bakanlık göreviyle sınırlı olmayıp, kendisinin yedi yıldır Başbakan’ ın Dış Politika Başdanışmanı olduğunu hatırlatıyorlar..

Türk dış politikasında ideolojik bir değişim olduğunu düşünenler, Akp’nin söz konusu yedi yıllık Dış Politika uygulamalarını yeterli bir veri olarak değerlendiriyor.

Bakalım çiçeği burnunda Dış İşleri Bakanı, hükümetinin imajını komşuları ve dünya nezdinde güçlendirebilecek mi?

Bu sorunun yanıtını da AB politikalarıyla beraber, büyük ölçüde Obama hükümetinin tavrı belirleyecek.
Zira Davutoğlu, Ortadoğu ve Kafkaslardaki sorunlar hakkında Amerika ile “tam bir görüş birliği” içerisinde olduklarını açıkladı.

Şayet Obama hükümetinin temsilcileri, Türk Dış Politikası kapsamında Ahmedinejad’a, Hizbullah’a Hamas’a yakınlık gibi uygulamaları ideolojik bulup eleştirirlerse, zaten AB üyeliği konusunda da sıkıntılar yaşayan AKP hükümeti, meşruiyet sorunu ile karşı karşıya kalabilir.

İran ve Irak’ta yaşanacak hızlı değişimler ve Türk Dış politikalarının bu değişimlere vereceği tepkiler de söz konusu tartışmanın geleceğini belirleyecek.

İstikararlı olan tek şeyin değişim olduğu Ortadoğu gibi bir coğrafyada, dönüm noktalarını tespit etmeye çalışmak her zaman zorlu bir süreç olmuştur.

Share/Save/Bookmark

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Türkiye'nin makus talihinin tek cümlelik özeti



Bu ülkede namus, Baykal ve benzerlerinin sevimsiz kısırlığıyla özdeşleştiği içindir ki, namussuzluk, iş bilir ve karizmatik olmanın bir koşulu sayılmaktadır.


Mine Kırıkkanat

Share/Save/Bookmark

14 Temmuz 2009 Salı

Haftanın Sözü



Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır.

Yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar.


Giordano Bruno

Share/Save/Bookmark