08 Aralık 2009 Salı

Türkiye vasatlar ülkesidir yeğen



Ligde alınan kötü sonuçlar sonrası Frank Rijkaard futbol kamuoyumuzun kurban etmeye çalıştığı en önemli değer haline geldi.

Hemen her teknik direktörün maruz kaldığı gibi, “sağda bu oynar mı, oyundan şu çıkar mı, çift önlibero, tek forvet” klişeleri ile eleştiriliyor.

Bayanlar, Baylar!
Sayı ile kendinize gelin..

Blog okuyanların çok iyi tanıyacağı borges ile pişti olmamak adına kendisinin bugünkü yazısından alıntılıyorum Frank Rijkaard’ın kariyerini:

“Rijkaard'in ilk sezonunda Galatasaray takimi ile yaptigi 15 mac sonucundaki puan tablosu şu şekildedir:

4. Galatasaray 15 - 9 - 3 - 3 - 30

Barcelona ile ilk sezonunda on üçüncü durumda iken on beş maç sonucunda oluşan puan durumu da bu şekildedir:

13. FC Barcelona 15 - 5 - 5 - 5 - 19 - 20 - (-1) - 20

Rijkaard, Barcelona'ya geldiğinde kulüp bazında çalıştırdığı tek kulüp olan Sparta'yı kulüp tarihinde ilk olmak üzere küme düşürmesi etiketini taşıyordu, o muhteşem Hollanda milli takımıyla yaşadığı 2000 performansı dışında..

Ne ilginçtir ki ikinci kulup takımı kariyerine de yukarıdaki istatistikler ısığında devam etmiş ve kulüp tarihinde ilk defa küme düşürme potasına sokmuştur. Ve fakat bir devre sonucunda o potadan inanılmaz bir seri yakalayarak Valencia'nın ardından ligi ikinci bitirme başarısını gösterebilmiştir. Barcelona Rijkaard öncesi son şampiyonluğunu 1998/99 yılında Van Gaal yönetiminde kazanmıştı. Rijkaard ile 5 yıl aradan sonra La Liga şampiyonluğunu tekrardan kucaklıyordu ikinci yılında.. Kendisinden önce mükemmel bir kadronun devamı niteliğinde bir başarısı olmadan üzerine bir yıl sonra ikinci kez Barcelona'yı şampiyon yapar iken aynı yıl Şampiyonlar Ligi Kupasını 14 yıl aradan sonra Barcelona'ya kazandırıyordu. Çok değil 3-4 yıl önce Mourinho'yu eleyen, onunla kıyaslanan bu adam bugün futbolu bilip bilmediği konu edilebiliyor. İlginç bir milletiz.

Şimdi futbolu bilmeyen bir adam hem teknik direktör ve aynı zamanda futbolcu olarak futbolun en üst noktası olarak kabul edilen Şampiyonlar Ligi'ni kazanan dünyadaki beş insandan birisidir. Barcelona kulübü yıllar sonra şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu görüyor bu teknik adam yönetimi altında.. Futbolculuğuna girseniz kupa galiplerinden UEFA Kupası'na, İtalya şampiyonluğundan Avrupa Şampiyonluğuna ve hatta Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu üç kez almasına kadar gider ki bitmez bu kupalar lakin sizler de utanmazsınız o çok başka.

Futbolu bilmeyen Rijkaard, Barcelona gibi bir kulübu kendi sistemine göre inşa eder iken kulübün tarihinde bir ilki gerçekleştirip devre sonunda küme düşme potasına sokmasına rağmen bugün uzay futbolunu oynayan takım olarak adlandırılan yapının temellerini atabilmiştir..”


Buna ek olarak ben de birkaç olay hatırlatayım..

2002 yılında Rüştü’yü flaş transfer diye lanse eden, Messi, Iniesta gibi çocuk yaştaki yetenekleri yeşertmeye çalışan Rijkaard’ın Barcelonası’nın karşısında, Real Madrid’in 1. Galacticos dönemi vardı. Zidane, Raul, Figo ve Beckhamlı kadronun bileğini kimseler bükemiyordu..

Barcelona tarihinde Santiago Barnebau stadında Real Madrid’i iki kere üst üste yenen tek hocadır Frank Rijkaard. Hem de o Real Madrid’i..

İkinci galibiyetinden sonra (3-0), Real Madrid tribünleri tarafından alkışlanmıştır
Barcelona. İki takımın aralarındaki rekabeti bilenler, (evet futbol kamuoyumuzun çoğunluğunun bu rekabetin detaylarından da pek haberi yoktur) bu olayın futbol tarihinin mihenk taşlarından biri olduğunu akıllarından çıkarmazlar.

Rijkaard’ın futbolu bilmediğini iddia eden ulemalara sormak isterim.

Gelirken bilmiyor muydunuz, Frank Rijkaard-Johan Neeskens projesinin, en az 2 yıllık bir çalışma sonucu ürün vereceğini?

Zahmet edip Barcelona’nın çıkışını araştırmadınız mı?

İlk geldiğinde neden eleştirmediniz, neden “B Planı yok, bir sistem ezberler sürekli onu uygular” demediniz?

Henüz beş ay geçti, çok iyi hatırlıyorum: Ağzı açık ayran budalası gibi alkışlıyordunuz, Rijkaard’ı getiren Galatasaray yönetimini.

Şimdi ise, iki üç puan kaybı sonrası, hocayı fizik olarak sahada biten oyuncuları çıkardı diye eleştiriyorsunuz...

Bu tip içi boş, desteksiz eleştiriler kıraathanelerde de yapılıyor, kanaat önderlerinin çapı bu kadar olan toplumdan başka ne beklenir ki?

Türk televizyon tarihinde kalite açısından devrim yaratan bir dizi var, ismi Ezel.

Ezel’in Ramiz Dayısı’na sorsaydık Rijkaard’a yapılan eleştirileri şöyle yanıtlardı:

”Türkiye vasatlar ülkesidir yeğen, yılanlar ayağının altını sokmak ister üstte olanın, sırf kendileri gibi sürünsün diye herkes.”

Bizim neyimize Frank Rijkaard?
Share/Save/Bookmark

25 Kasım 2009 Çarşamba

Sil baştan



13. hafta oynanan Süper Lig maçları sonrası, Roma’nın ünlü senatörü Marcus Tullius Cicero’nun şu sözü aklıma takıldı.

”Hayat yokuşunu tırmanırken rastladığınız insanlara iyi davranın; inişte yine onlara rastlayacaksınız..”

Galatasaray ve Fenerbahçe’nin sezon başlangıcında lige koydukları ambargo sona erdi. Beşiktaş başta olmak üzere, Bursaspor ve Kayseri gibi zirve yarışına yepyeni ortaklar var artık..

Galatasaray ve Fenerbahçe’nin sezonu erken açarak elde ettikleri üstün form durumunun, Beşiktaş’ın da kötü başlangıcının abartılı bir ilüzyon olduğunu tahmin edenler için, hiç sürpriz bir durum değil bu yeni puan tablosu.

13. Hafta’da öne çıkanlar ise şunlardı:

1) Galatasaray’ın “savaşan orta saha açılımı” hükümetin açılımından bile çabuk iflas etti.

Son yazımızda endişe ettiğimiz gibi, Galatasaray orta sahasına pres yapıp direnç gösteren bir takımı bu yapısı ile geçemedi. (“30 yıl önceki yazılarına referans veren Çetin Altan havalarında eski yazılarından bahsedip duruyorsun, cin olmadan adam çarpma” dediğinizi duyar gibi oluyorum, kırmayın hevesimi)

Elano beğenilmese de Galatasaray orta sahası geriden top çıkartmak için ona veya Arda’ya mecbur.

“Savaşan orta saha oyuncuları” sorumluluktan kaçıyor, defans oyuncularının ise yetenekleri kısıtlı. Sonuç olarak Galatasaray bu şablonuyla topu kendi sahasında geveleyip duruyor, prese karşı da oyun kurmakta zorlanıyor.

Topu ileriye çabuk aktarabildiği durumlarda ise kötü oynasa da kolayca pozisyon bulma kapasitesine sahip. Bu nedenledir ki Manisa maçının özetlerini seyreden biri Galatasaray bu maçta çok etkili oynadı zannedebilir.

2) Galatasaray, topu rakip alanda tutmak için mücadeleci bir santrafora da ihtiyaç duyuyor bu sistemde. Baros’un yokluğunda Nonda’nın fizik gücü bu misyon için yetersiz kalıyor.

Bu noktada mevcut kadro içerisinde bir çözüm aramak gerekir:

Abdulkadir Keita santrafor olarak denenebilir.
Çok kuvvetli, yüzünü kaleye kolayca dönebilen, seri bir oyuncu Keita. Son vuruşları yetersiz kalacaktır ancak onun yıpratacağı defansı Kewell, Arda, Elano gibi isimlerin çökertmesi zor olmayacaktır.

3) Beşiktaş, Fenerbahçe’yi rahat yendi. Galibiyetin sebeblerinden bahsederken siyah beyazlıların orta sahadaki dirençli ve basan futbolundan, İbrahim Üzülmez’in formundan dem vuruldu.

Bunlara itirazım yok, ancak yine de bana göre maçın kilidi Alex’e uygulanan adam markajı idi.

Modern futbolda adam markajının yeri yok. Markaj uygulayan takımlar, rakibin farklı varyasyonları sonucunda muhakkak pozisyon verirler.
Öte yandan Fenerbahçe’nin hücum gücü Alex’e öylesine bağlı ki, Mustafa Denizli’yi markaj kararından dolayı eleştiremiyorum.

Şimdi de genel bir tespit..

Umarım Beşiktaş camiası ve taraftarı bu maçın skorundan ve şu anki puan tablosundan gerekli dersi çıkarırlar.

Beşiktaş ve Trabzon taraftarları bu ligin genelde Galatasaray ve Fenerbahçe dominasyonunda geçeceğini kabullenmeliler ve ona göre davranmalılar.

Sürekli bir başarı beklentisi ile kendi takımlarına zarar veriyorlar. Yarattıkları stres ortamı yüzünden, Beşiktaş ve Trabzon evlerinde olmadık sonuçlar alıyor.

Ersun Yanal kalsaydı Trabzon şimdi daha kötü durumda mı olurdu?
Sezon başında daha tam hazır olmayan, geçen sezonun iki kupalı takımını protesto eden Beşiktaş seyircisi şimdi şampiyonluk şarkılarına başlarken, birazcık olsun mahçubiyet duymayacak mı?
Share/Save/Bookmark

16 Kasım 2009 Pazartesi

Haftanın sözü



Küçük üzüntüler konuşur, büyük acılar ise dilsizdir.

Lucius Annaeus Seneca

Toprağın bol olsun Antonio De Nigris
Share/Save/Bookmark

11 Kasım 2009 Çarşamba

Savaşan orta saha açılımı



Ekolayda yazılarım devam ediyor

Galatasaray, Fenerbahçe yenilgisi sonrası dört maç üst üste kazandı. Peki bu hızlı toparlanmayı sağlayan formül neydi?

Rijkaard, her kötü sonuçtan sonra olduğu gibi Fenerbahçe maçından sonra da “B Planı olmadığı” “takımın yeteri kadar mücadele etmediği” doğrultusunda eleştirilere maruz kalmasına rağmen, 4-3-3 sisteminden taviz vermedi.

Sistemden taviz verilmemiş olsa da önemli bir değişiklik yaşandı, orta sahadaki üçlünün kurgusunda ve oyuncu yapısında revizyona gidildi.
Fenerbahçe maçına kadar orta saha üçlüsü, iki defansif merkez eleman onların önlerinde ise oyun kurucu pozisyonunda oynayan ofansif bir orta saha oyuncusu şeklinde diziliyordu.

Bu ofansif özellikli oyuncu da Arda veya Elano’dan biri olarak tercih ediliyordu hoca tarafından.

O maçta alınan yenilgiden sonra, bir defansif orta sahanın önünde yine defansif özellikleri ağır basan iki merkez orta saha oyuncusu şeklinde bir dağılımı sahaya sürdü Frank Rijkaard.
Örneğin Mehmet Topal’ın önünde Mustafa Sarp- Barış ikilisi oynadı Dinamo Bükreş karşılaşmasında.

Bu bilginin ışığında Galatasaray’ı krizden çıkaran formülün, savaşan ve defansif bir orta saha üçlüsüne dönüş yapmak olduğu savunuluyor.
Ben ise formülün bu kadar basit olmadığını düşünüyorum.

Madde madde sıralayalım gerekçeleri:

1) Galatasaray’ın kazandığı son dört maç da zayıf rakiplerle idi. Rakiplerin zayıflığının çarpıcı göstergesi ise şu: Galatasaray Buca ve Diyarbakır maçlarında uzun süre 10 kişi oynamasına rağmen, sıkıntı yaşamadı.

Bu dört ekip gibi kendi sahasına gömülmektense orta saha ve defansa yönelik pres uygulayacak olan dirençli takımların baskısından kurtulmak, ancak pas yüzdesi yüksek teknik oyuncular ile mümkün olabilecektir.

2) Galatasaray’ın Fenerbahçe mağlubiyetini orta sahadaki dirençsiz oyunculara bağlamak yanlıştır. O maçı Fenerbahçe takım halinde Galatasaray’dan fazla istedi. Gamsız Colin Kazım Richards, 36 yaşındaki Roberto Carlos çok büyük mücadele örneği gösterirken, Galatasaraylı futbolcular sorumluluktan kaçıyordu. Bu durum teknik-taktik analizlerle açıklanamaz, mental bir problemdir.

3) Galatasaray’ın altın çağları yani 1996-2000 dönemindeki Okan-Suat-Emre üçlüsü gibi bir orta sahaya özlem duymak, Rijkaard'ın oynatmak istediği futbolun gerekleriyle uyum göstermiyor.
O dönemin Galatasaray'ına benzer futbolu Fenerbahçe oynamaya çalışıyor şu an.

Nedir söz konusu futbol anlayışının amentüleri?
Top rakipteyken önde bas ve top kap. Rakip defansı hazırlıksız yakala ve karambolden veya usta ayakların mahareti sayesinde şok gol at. Top kendi takımındayken ise orta sahayı mümkün olduğunca çabuk geç, kısacası santrafora top şişir.

Rijkaard’ın futbol anlayışı işe bambaşka.
Top rakipteyken topun arkasına geçip, defansta pozisyon hatası vermemek.

Top kendi takımındayken kaleciden itibaren ısrarla pas yaparak tüm sahayı katetmek ve nihayetinde ezberlenmiş hücum organizasyonları sonucu goller bulmak.

Bunlar Hollandalı’nın takımlarına aşıladığı temel prensipler...

4) Bu tür bir oyun anlayışında, hem defansta hem de orta sahada, teknik ve pas uzmanı bir oyuncu bulundurmak şarttır. Galatasaray’ın defans bölgesinde bu tip ayağına hakim bir oyuncu sıkıntısı çekiliyor, orta sahaya ise Elano bu amaçla transfer edildi.

Brezilyalı yıldız, eninde sonunda ilk onbirin değişmez adamı haline gelecektir.

Sonuç olarak, Galatasaray’ın problemleri orta sahadan az koşan teknik bir elemanı çıkarıp, yerine mücadeleci bir oyuncu koyarak, sihirli değnek varmışçasına çözülmez.

Neden-sonuç ilişkisini skorlardan bağımsız farklı kriterleri değerlendirerek analiz etmek gerekir.
Neyse ki Galatasaray skor yorumcularına emanet değil, bu analizleri mükemmel bir şekilde yapan bir teknik ekibi var...
Share/Save/Bookmark

10 Kasım 2009 Salı

Kahraman



Tarihe geçecek kadar "büyük" olan her lider gibi, Mustafa Kemal Atatürk'ün trajedisi de anlaşılamamak olmuştur.
Onu takip ettiklerini iddia edenler, Atatürk'ü sıradan bir totaliter rejim diktatörü gibi naklettiler sonraki kuşaklara.
Çatık kaşlı, sıkıcı, "Türk şöförü en asil ruhun insanıdır" "Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını severim" gibi sıradan sözler söyleyen, halktan kopuk bir yarı-Tanrı haline getirdiler Mustafa Kemal'i.

Oysa ki, böylesi bir olağanüstü bir zeka ve mizacın, doğru anlatıldığında kamuoyunu kendine hayran bırakmaması imkansızdır.
Adam, ömrü boyunca iki yüzlülükten, yapmacıklıktan ve halktan kopuk asık yüzlü devlet anlayışından tiksinmiş, bu anlayışa mücadele etmiş ve yaptığı her eylem açık olmuş.
Gel gör ki bir takım kifayetsiz muhterisler, faşist ve antidemokratik yönetim anlayışlarını korumak adına, onun hatırasını suistimal edip durmuşlar.

Bu bir trajedi değilse nedir?

Bir de düşmanları var tabii. Bu kadar yürekli bir adamın, mert düşmanları olması gerekir.
Yaptıklarına karşı çıkanlar, o kadar ikiyüzlü, kaypak ve korkaklar ki ölümünün üzerinden 71 yıl geçmesine karşın ona açıkça meydan okuyamıyorlar.
Saman altından su yürüterek, anısına ve miras bıraktığı akılcı anlayışa zarar vermeye çalışıyorlar.

Mustafa Kemal'in, nasıl bir ADAM olduğunu anlatan yüzlerce hikayeden biri var aşağıda..
Umarım herkes gerçek Atatürk'ü anlamak için en az hamasete, nutuk atmaya ayırdığı kadar zaman ve enerji harcar.

Ruhu şad olsun



"Habeşistan savaşının başlamasından önce, İtalya’nın Rodos’a askeri yığınakta bulundugu günlerdeydi. Bir aksam yine Atatürk 'ün sofrasına çağrılanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular.

-Tevfik Rüştü nerede?
-Ankara Palas'ta, bazı sefirlere bir ziyafet veriyor.
-Biz de oraya gitsek olmaz mi?

Etrafındakiler beyhude Atatürk 'ü buna protokolün müsait olmadığına inandırmaya gayret ediyorlar. Fakat, o'nun kesin karar verdiği bir konudan geriye çevirmek kimsenin haddi değildir.
Otomobiller, Ankara palas'a vardığı zaman Atatürk 'ün otelin merdivenlerini sallana ve yanındakilerin yardımı ile çıktığını görenler hayret ettiler. Çünkü Çankaya’da Atatürk 'ün bir yudum bile içmediğini herkes biliyordu.

Sefire ziyafet verilen salona giren Atatürk, Arnavutluk sefiri, Asaf Bey'in yakınında ve giriş çıkış kapısını iyi görebilecek bir yere oturuyor. O dakikadan itibaren salondan içeri ve dışarı kimsenin geçmesi mümkün değildir.
Şimdi konuşulanları takip edelim:

Atatürk:

- Asaf bey, gazetelerde bir takım resimler görüyorum, Arnavutlukla operet mi oynanıyor? diyor.

Bu sözleriyle o zamanlar yeni Kral olan Zogo'nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlamakta gecikme yen sefir ne söyleyeceğini şaşırıyor. Atatürk devam ediyor:

-Cumhuriyetten ne zarar görüldü ki, Arnavutluk’ta krallık ilan edildi? Hem, takip edilen politika da tehlikelidir. İtalya’nın Arnavutluğu Balkanlar'da bir basamak yapması ihtimalden uzak değildir.

Bunu duyan İtalyan sefiri, mücadeleye kalkınca Mustafa Kemal:

- Haber aldığıma göre, Roma’da bazı öğrenciler sefaretimizin önünde mümayis yapmışlar. Antalya’yı istemişler. Antalya sigara paketimidir ki, sefir cebinden çıkarıp atsın. Antalya buradadır. Buyurun alın!...
Hem benim bir teklifim var. Eğer hakikaten böyle bir şey düşünülüyorsa Mussolini cenaplarına müsaade edelim. Antalya'ya asker çıkarsınlar. Bütün çıkarma tamam olunca savaşırız. Mağlup olan hakkına razı olur.

Sefir atılıyor:

- Ekselans bu bir savaş ilanımıdır?

Atatürk:

- Hayır, diyor. Ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye savaş ilanı ancak Büyük Millet Meclisi dahilindedir. Fakat unutmayınız ki, gerektiği zaman Büyük Meclis Türk milletinin hissiyatına tercüman olmakta gecikmez.

Konuşmasının bu hali olması üzerine, İsmet Paşa’ya telefon edilir ve Ankara Palas'a çağrılır.

Atatürk de bunu haber alınca etrafındakilere:

- Hükümet geliyor, biz gidelim!diyerek Ankara Palas’ı terk eder.

- Çankaya’ya dönüldüğü zaman herkes Atatürk 'ün gayet normal oldugunu hayretler içinde seyrederken Atatürk:

- Artık İtalya ile savaş tehlikesi yok. Rodos'a yapılan yığınak Habeşistan’a dönecektir!
Hakikaten kısa bir süre sonra Habeşistan savaşı başladı.
"

Share/Save/Bookmark

07 Kasım 2009 Cumartesi

Haftanın sözü


Sessiz kalarak aptal sanılmak, konuşup tüm şüpheyi ortadan kaldırmaktan iyidir..

Abraham Lincoln
Share/Save/Bookmark

03 Kasım 2009 Salı

Yaralı Aslan



Spor kamuoyu Ercan Saatçi ve Metin Özülkü’nün Fenerbahçe TV’de yayınlanan bir programın çekimleri esnasında ettiği küfürlerin ayukka çıkması ile çalkalanıyor.

Malum konuşmanın, küfür konusundan müşteki olduğunu iddia eden Aziz Yıldırım yönetimindeki Fenerbahçe TV’de cereyan etmesi, hoş bir “tesadüf” olmuştur.

Ercan Saatçi’nin “özür yazısı” ile Fenerbahçe Spor Kulubü’nün konu ile ilgili basın açıklaması, konunun vahametini geçiştirmeye yönelik eylemler olarak göze çarpıyor.

Günümüz Türkiyesinde başı her sıkışanın, her gündem değiştirmek isteyenin sığındığı tek bir kale var : “Mağduriyet”

Fenerbahçe tarafından resmi sitede dillendirilen iddiaya göre, daha önce Fenerbahçe taraftarının arasına karışarak küfür eden, sahaya yabancı madde atan, Fenerbahçe yönetimini istifaya davet eden (Fenerbahçe yöneticilerinin beyanıdır), Diyarbakırspor taraftarının arasına karışıp Fenerbahçe futbol takımını taşlayan Galatasaray taraftarı (bu da Diyarbakırspor Başkanı’nın beyanıdır), şimdi de espiyonaj yeteneklerini had safhaya ulaştırarak FB TV’ye de sızmıştır ve bu kaydı yayınlatmışlardır.

Eskiler ne güzel söylemiş : ”Zarfa değil mazrufa bak”.

Bu kayıdın nasıl yayıldığının ne önemi var?

Kameralar, kameramanlar, mikrofonlar ve yönetmenin olduğu bir ortamda yapılan bir konuşmanın, “mahremiyet” sınırları dahilinde olduğu iddiası ile tuvalete saklanmış gizli bir kamera varmışçasına mağduriyet çığlıkları atmak da neyin nesi?

Korkarım ki yakın bir gelecekte; Rüştü Rençber’in tesislerde dövülmesi, Feridun Niğdelioğlu, Engin Verel vs. gibi gazetecilerin darp edilme olaylarının Galatasaraylılar tarafından gerçekleştirilmiş olduğu söylenecektir.

Fenerbahçe Spor Kulübü, soğuk savaş döneminin diktatöryalarında görülen böylesi kara propaganda, dezenformasyon, yaşanan her olumsuzluğu “düşman” a bağlamak gibi ilkel davranış biçimlerini uygulamaktan vazgeçmelidir.

Fenerbahçe Kulübü, böylesi ağır bir küfür olayını, kayıtsız ve şartsız lanetlemelidir.

Bu olaya tepki göstermesi gereken bir diğer grup da yazı ahlakına, meslek etiğine sahip yazılı ve görsel medya mensuplarıdır. Türk basının amiral gemisi olan Hürriyet Gazetesi bünyesinde de bu meselesinin büyük rahatsızlık yarattığından şüphem yok.

Bu yaşananların lige de etkisi olacaktır :

Fenerbahçe maçındaki mücadeleden uzak futboluyla Kadıköy deplasman galibiyetine hasret taraftarını küstüren, Baros ve Keita gibi yeri doldurulmaz isimlerini önemli bir süre için kaybeden Galatasaray Futbol Takımı, bu hafta alınan sonuçlardan sonra puan farkının üçe düşmesiyle yaralarını sarmaya başladı.

Bu küfür meselesi de camiada bir birlik duygusu uyandırarak, reaksiyondan kaynaklanan bir sinerji yarattı.
Çok sevdiği “Yaralı Aslan” motivasyonunu yakalamak, Galatasaray için şampiyonluk mücadelesinde önemli bir psikolojik avantaj sağlayacaktır.
Share/Save/Bookmark